Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
SD

SD 13, Haberler

Kolesistektomi kolon adenomlarını artırabilir

Kolesistektomi, genel cerrahi kliniklerinde en çok yapılan cerrahi müdahalelerden biridir. Kolesistektominin uzun dönemli etkileri üzerinde kesin bilgiler yoktur. Southern Medical Journal’da yayımlanan bir araştırmada 1234 adenomatöz polip hastasının özellikleri incelenmiş. Hastaların 127’si daha önce kolesistektomi geçirmiş olgularmış. Kolesistektomi geçiren hastalarda adenomatöz polip sayısı daha fazla ve daha ileri evredeymiş. Kolesistektomililerde ileri evre adenomatöz polip riskinin 1,5 kat arttığı belirtilmiş. Kolesistektominin üzerinden geçen süre arttıkça ileri evre poliplerin sıklığında artış izlenmiş. Adenomatöz polipler premalign lezyonlar olarak kabul edildiği için, kolesistektominin uzun dönemde kolon kanseri riskini artırması beklenebilir.


Uzun süre bifosfanat kullananlarda atipik kırıklar görülebilir

New York Üniversitesi ortopedistleri, uzun süredir (ortalama 9 yıl) alendronat kullanan ve “düşük enerjili” bilateral femur kırığı görülen 7 hastalık bir seri yayımladılar. Düşük enerjili kırık deyimi, oturma yüksekliği ya da daha alçaktan düşüşler için kullanılmaktadır. Normalde femur kırıkları intertorakanterik ve femur boyun bölgesinde görülürken bu kadınlardaki kırıkların özelliği subtorakanterik olmaları ya da femur şaftını tutmalarıymış. Bu kırıkların kendine özgü sivri bir uçları ve kırık bölgesinde kortikal kalınlaşmaları varmış.

Cornell Üniversitesi’nde yapılan başka bir çalışmada ise, düşük enerjili subtorakanterik ya da femur şaftı kırığı ile gelen 41 postmenopozal kadın ile klasik intertorakanterik veya femur boynu kırığı olan 81 kadının özellikleri karşılaştırılmış. Atipik kırıklılarda bifosfanat kullanım oranı daha yüksek (yüzde 37’ye karşı yüzde 11) bulunmuş. Korteks kalınlaşması ile sivri kırık ucu görüntüsü, uzun süre (ortalama 7 yıl) bifosfanat kullananlar için tipik bulunmuş. Bu hasta grubunda kemik dönüşümünün yavaşlaması ve mikrohasarların birikmesi, kırığa yol açan mekanizmalar olarak öne sürülmektedir. 


Kan şekeri yüksekliği kanser için bağımsız bir risk faktörü olabilir

Birçok prospektif çalışmada kan şekeri yüksekliğinin kanser riskinde genel bir artış yaptığı bildirilmiştir. En önemli kanıt, Kore’de 1,3 milyon hastanın kaydı ile yapılan, kan şekeri yüksekliğinin fatal kanser olguları ile ilişkili olduğunu gösteren bir çalışmadır. Avrupa ve Amerika’da yapılan çalışmalar, daha küçük hasta gruplarını içermekte ve hepsi aynı yönde sonuçlanmamaktadır. Metabolic sendrom ve kanser (Me-Can) projesi kapsamında Norveç, Avusturya, İsviçre gibi ülkelerde yapılan altı klinik çalışmadan 274 bin 126 erkek ve 275 bin 818 kadın meta-analize dahil edilmiş. Ortalama başlangıç yaşı 44,8 yıl, ortalama izlem süresi 10,4 yılmış. İlk yıl hariç tutulduğunda 18 bin 621 erkekte ve 11 bin 664 kadında kanser tanısı konmuş, 6 bin 973 erkek ve 3 bin 88 kadın ise kanserden ölmüş. Glukoz düzeylerine göre relatif riskler hesaplanmış, vücut kitle indeksi ve sigara içme durumuna göre ayarlamalar yapılmış. Glukoz düzeyinde her 1 mmol/l artış için, kanserin relatif riski erkekte 1,05 (1,01-1,10), kadında 1,11 (1,05-1,16) saptanmış. Fatal kanser için relatif riskler ise erkekte 1,15 (1,07–1,22), kadında 1,21 (1,11–1,33) olarak saptanmış. Erkekte insidansı artan tümörler karaciğer, safra kesesi, solunum yolu, tiroid, multiple myelom ve rektal kansermiş. Kadında sıklıkları artan kanserler ise pankreas, mesane, rahim, serviks ve mide olarak saptanmış. Glukozun etkisinin BMI’den bağımsız olduğu tesbit edilmiş.


Selenyum diyabet riskini artırabilir

Selenyumun diyabet ve bazı kadro-metabolik risk faktörleri ile ilişkisine dair son zamanlarda artan endişeler nedeniyle ABD’de 40 yaşın üzerinde 917 bireyden alınan kan örnekleriyle bir çalışma yapılmış. 2003 yılları arasında yapılan ulusal sağlık ve beslenmenin değerlendirilmesi çalışmasında, selenyum düzeyi ile açlık kan glukozu, oral antidiyabetik ya da insülin kullanımı ile ilgili veriler toplanmış. Ortalama selenyum düzeyi 137 g/L bulunmuş. Selenyum düzeyine göre dört gruba ayrıldığında, en düşük selenyum konsantrasyonuna (<124 g/L) sahip olanlara göre en yüksek (>147 g/L) olanlarda diabet risti 7,64 kat artıyordu. İki grup arasında açlık kan glukozu farkı 9,5 mg/dl, HbA1C farkı ise yüzde 0,3 olarak bulunmuş. Diyabet prevalansı, AKŞ ve glikolize hemoblobin değerleri, selenyum düzeyi 160 g/L’ye çıkıncaya kadar birlikte artış göstermekteymiş. Selenyum preperatları birçok hastalıkta destekleyici olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma ile selenyumun hiç de masum bir element olmadığı ve dikkatli kullanılması gerektiği anlaşılıyor.


Sona yaklaştıkça adımlar yavaşlıyor

Fransa’nın üç kentinde 65 yaş üzeri 3 bin 208 erkek ve kadın üzerinde yapılan bir çalışmada yürüme hızının çeşitli ölüm nedenleri ve ölüm riski ile ilişkisi araştırılmış. 199-2001 yılları arasında katılımcılara altı metrelik bir mesafe yürütülerek maksimum hızları ölçülmüş. Ardından 5,1 yıl takip edilen deneklerin ölüm oranları ve nedenleri karşılaştırılmış. İzlem süresince 209 katılımcı ölmüş (99’u kanser, 59’u kardiovasküler hastalık, 51’i diğer nedenlerden). Katılımcılar yürüme hızına göre üçe ayrıldığında, en yavaş yürüyen üçte birlik kısmın ölüm riski en hızlı yürüyenlere göre 1,44 kat artmış. Yavaş yürüyenlerde kardiovasküler ölüm riski üç kat artarken kanser riskinde artış saptanmamış. Analizler, yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi gibi kardiovasküler risk faktörleri katmanlanarak yapılmış. Veriler BMJ’da yayınlanmış.


Antitrombotik ilaç kullananlarda endoskopik girişimler ile ilgili öneriler



Gastrointestinal endoskopik girişimler sırasında kanama nadir görülen bir komplikasyon olmakla birlikte polipektomi ya da sfinkterotomi gibi invazif girişimler sonrası görülebilmektedir. Bu nedenle endoskopik girişimlerden öncesinde anti-trombositer ilaçlar genelde kesilir. Ancak bu ilaçların kesilmesinin kardiovasküler ve nörovasküler komplikasyonlar açısından risk oluşturduğu da bilinmektedir. Amerikan Gastrointestinal Endoskopi Cemiyeti konuyla ilgili olarak bir rehber yayınladı. Rehberde şu noktalar ön plana çıkıyor:
1. Biyopsi yapılmadan gastointestinal endoskopi yapılacaksa aspirin ya da klopidogrelin kesilmesinin gereği yoktur
2. Anti-trombosit tedavi kesilme kararı, uygulanacak prosedürün bilinen kanama riskine göre ayarlanmalıdır. Endoskopik polipektomi, muzozal rezeksiyon, terapötik enteroskopi, lazer ablasyonun kanama riski yüksektir. Ayrıca bazı girişimlerde kanama olursa endoskopik yollarla ulaşılması ve müdahalesi mümkün olmayabilir. Striktürlerin dilatasyonu, perkütan gastrostomi, ince iğne aspirasyonları ve tru-cut biyopsi gibi işlemlerde tedbirli olunması önerilir.
3. Hasta kardiovasküler ya da nörovasküler açıdan yüksek riskliyse aspirin mümkün olduğunca devam edilmelidir. Yüksek riskli girişimlerden önce 5-7 gün süreyle aspirin ya da antiinflamatuvar ilaçlar, hekim kararıyla kesilebilir.
4. Klopidogrel, koroner stent uygulamasının üzerinden bir ay geçmişse, 7-10 gün süreyle kesilebilir. İlaç salan stentlerde, klopidogrel ilk üç ay (mükünse ilk altı ay) kesilmemelidir. Klodidogrelin ani kesilmesi yüzde 50 miyokard infarktüsü ve yüzde 20 ölümle sonuçlanmaktadır. Klopidogrel kesilirse aspirin verilmelidir.
5. Gastrointestinal girişimden hemen sonra kesilen antitrombositer ilaca tekrar başlanmalıdır. Klopidogrel için 600 mg yükleme dozu verildikten sonra 300 mg idame dozu ile devam edilmelidir.


Donmada doku plasminojen aktivatörü işe yarayabilir

 

New England Journal of Medicine’nda yayınlanan bir vaka sunumda, donan bir hastanın intraarteriyel trombolitik tedavi ile iyileşme eğilimi gösterdiği bildirildi. 16 yaşındaki hasta aşırı miktarda alkol alıp kar üzerinde sızmış. Genç, bulunduğunda ellerinde ve sağ ayağında şiddetli donma bulguları varmış. Üst ekstremitelere 24 saat boyunca intraarteriyel doku plasminojen aktivatörü infüzyonu yapılmış. Üst ve alt ekstremitelerde dramatik iyileşme meydana gelmiş.

Alkol donma olgularında önemli bir nedendir. Mevcut tedavi sıcak su banyosu içinde hızlı ısıtmadır. Bildirilen vakada anjiografik olarak arteriyel akımın kesildiği görüldükten sonra trombolitik tedavi verilmiş. Doku plasminojen aktivatörü sadece üst ekstremiteye verildiği halde tüm ekstremitelerde iyileşme görülmüş. Vakada sonunda ayaklardan birinin başparmağı ampute edilmek zorunda kalınmış. Doku plasminojen aktivatörü uygun donma olgularında tedavi edici olabilir.


Plastik şişeden içilen meşrubatlar Bisfeol A’yı artırıyor

Bisfenol A (BPA), plastik şişelerin yapımında yaygın olarak kullanılan bir kimyasaldır. Düşük konsantrasyonlardaki Bisfenol A’nın hayvanlarda endokrin fonksiyon bozukluklarına yol açtığı bilinmektedir. İnsanlarda da benzer olumsuz etkiler göstermesi muhtemeldir. Environmental Health Perspectives dergisinde yayımlanan bir araştırmada 77 öğrenci ele alınmış ve bir plastik şişeden meşrubat içmeden önce ve içtikten bir hafta sonrasında idrarlarındaki BPA düzeyleri ölçülmüş. Çalışma başlamadan önce bir hafta süreyle çalışmaya katılan öğrencilerin hepsine plastik şişeden içmek yasaklanmış. Başlangıç BPA düzeyleri için idrar örnekleri alındıktan sonra bir hafta boyunca plastik şişeden meşrubat içmeleri sağlanmış. Çalışmaya başlarken ortalama 1,2 mg/g kreatin olan idrar BPA değerleri bir hasta sonra 2 mg/g kreatin değerine çıkmış. Aradaki fark anlamlı bulunmuş (p<0,0001). Çalışma sonucunda plastik şişeden meşrubat içimi, diğer çevresel etmenlerden bağımsız olarak BPA düzeylerini yükseltebileceği belirtilmiş.


ABD’de evliler daha uzun yaşıyor (gibi)

Evlilik durumunun mortalite üzerine etki ettiği neredeyse yüz yıldır biliniyor. Ancak uzun dönemde evli ya da dul kalma sürelerinin yaşam süresi üzerine etkileri iyi bilinmiyordu. American Journal of Epidemiology’de yayımlanan bir makalede, araştırmacılar 1992-2006 yılları arasında bir grup Amerikalının sağlık ve sosyal kayıtlarını incelemişler. Halen mevcut evlilik durumu, boşanma sayısı, dul kalma süresi, evlilik yaşı gibi etkenlerin çoklu değişkenli analizi yapılmış. Ölüm riskinde önemli artış yapan faktörler şu şekilde sıralanmış: 18 yaşından önce evlenmiş olmak, halen boşanmış ya da dul olmak, kadınlarda fazla evlenip boşanmak, 1-4 yıldır boşanmış olmak. Erkeklerde erken ölüm riskini azaltan bir faktör 25 yaşından sonra evlenmiş olmakken, kadınlarda 10 yıldan uzun süredir boşanmış olmak ya da 5 yıldan uzun süredir dul kalmanın yaşam beklentisini azalttığı saptanmış. Araştırmacılar evlilik ve boşanma olaylarının kadın ve erkeklerde sonuçlarının farklı olduğunu belirtiyorlar.

* Aralık-Ocak-Şubat 2009-2010 tarihli SD Dergi 13. sayıdan alıntılanmıştır.

9 HAZİRAN 2010
Bu yazı 4372 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?