Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
SD

SD 12, Haberler

Toksoplazma enfeksiyonu şizofreni riskini artırıyor

Toplumun yaklaşık % 30’unun geçirdiği toxoplasma gondii enfeksiyonu, şizofreni ile ilişkili olabilir. Kedi dışkısıyla bulaşan bir parazit olan toksoplazma, çoğunlukla asemptomatik geçiriliyor. Enfeksiyon en önemli komplikasyonları gebelerde düşük ve fetal malformasyonlara şeklinde görülüyor.

Toksoplazma enfeksiyonunun bu bilinen etkilerinin yanı sıra, çok daha gizli bazı etkilerinin olmasından şüpheleniliyor. Enfekte bireylerde bazen halüsinasyon ve yüksek riskli davranışlar gibi değişik belirtiler ortaya çıkabiliyor. Parazitin doğal taşıyıcısı olan kemirgenlerindeki etkileri incelendiğinde, bu semptomların nedenleri hakkında önemli ipuçları elde edilebiliyor.

Parazit, kemirgenlerin beynine ulaştığında onları daha korkusuz hale getiriyor. Bu korkusuzluk, kemirgenlerin daha riskli davranışlar göstermesine ve muhtemelen kediler tarafından yenmelerine neden oluyor. Parazitin yaşam döngüsünü tamamlaması için kedilere geçmesi gerekiyor. İnsanların beyninde de toksoplazma kistleri görülebiliyor.

2007’de 42 çalışmanın meta-analizini yapan psikiyatrist Fuller Torrey, şizofreni hastalarında toksoplazma antikoru sıklığının, normal insanlara göre neredeyse üç kat arttığını saptadı. Torrey, şizofreni ilaçlarının antikor düzeylerini düşürdüğünü de gösterdi. Bu ilaçların in vitro ortamda parazite karşı etkileri saptandı. Araştırmalar, toksoplazmanın beyinde dopamin düzeyini artırarak etki ettiğini gösteriyor. Beyinde dopamin aktivitesinin artmasının şizofreni ve riskli davranışlar ile ilişkili olduğu uzun zamandır biliniyor.

Leeds Üniversitesi’nden genetik bilimci Glenn McConkey ve ekibinin yaptığı çalışma, toksoplazma-dopamin ilişkisi üzerine yeni bir ışık tuttu. McConkey, normalde sadece sinir sistemi olan hayvanlarda bulunan ve dopamin sentezinde rol alan bir enzimi kodlayan iki geni, sinir sistemi olmayan toksoplazma parazitinde saptadı. Parazit, dopamin üreterek yerleştiği konağın davranışlarını modifiye ediyor olabilir. Şizofreni hastalarında toksoplazmayı eredike edecek ilaçlar üzerinde çalışmalar sürüyor.
Kaynak: New Scientist - 17 Ekim 2009


Diabetik ayak ülserlerine karşı atorvastatin

Atorvastatin, statin grubu bir lipid düşürücü ilaç. Journal of Diabetes’in Eylül sayısında yayımlanan bir makalede, yüksek doz atorvastatin tedavisinin diabetik hastalarda ayak ülseri insidansını ve tekrarlamasını azalttığı bildirildi.

Norveç’ten Dr Johansen ve arkadaşları, 13 hasta üzerinde düşük ve yüksek doz atorvastatinin diabetik ayak ülserlerinin iyileşmesi ve tekrarlaması üzerine etkilerini araştırmışlar. Hastaların ortalama diabet süresi 18 yılmış. Hastaların ayak ülserleri en fazla dört aydır açıkmış. Hastaların 6’sına (6 ülser) 10 mg, 7 ‘sine (9 ülser) ise günde 80 mg atorvastatin verilmiş. Bütün hastalara standart yara bakımı ve antibiyotik tedavileri yapılmış.

Düşük doz grubunda, 6 ülserin tamamı ortalama 49 günde iyileşmiş. Yüksek doz grubunda ise 9 ülserden 6’sı, ortalama 89 günde iyileşmiş. Düşük doz grubunda iyileştikten sonra 2 ülser 60 ve 86 gün sonra tekrarlarken, başlangıçtan ortalama 108 gün sonra 6 yeni ülser ortaya çıkmış. Yüksek doz grubunda ise ülserler tekrarlamazken, başlangıçtan 91 gün sonra bir yeni ülser saptanmış. Aradaki fark anlamlı bulunmuş (p=0,048). Lipid parametrelerindeki değişiklikler iki grupta da benzerken, yüksek doz grubunda c-reaktif protein düzeyinde belirgin düşüş izlenmiş.


Koroner anjiyografi öncesi bikarbonat kullanımı kontrast nefropatisini azaltıyor

Japon araştırmacılar, hafif renal yetmezlikli hastalarda, koroner anjiyografi öncesi tek doz IV bikarbonat uygulaması kontrast ajana bağlı nefropatiyi (CIN) azaltabildiğini bildirdiler.

Şimdiye kadar yapılan beş randomize çalışmada da hidrasyon ve bikarbonat uygulamasının kontrast nefropatisini önlemede etkili olduğu bildirilmişken, iki çalışmada aksi sonuçlar ortaya çıkmıştı. Dr. Akira Tamura ve arkadaşları American Journal of Cardiology’nin Ekim sayısında yayımladıkları çalışmalarında, serum kreatinin düzeyi 1,1 ile 2,0 arasında olan 1144 hastaya koroner anjiografi sırasında hidrasyonun yanı sıra bir gruba kontrast ajan verilmeden hemen önce 20 mEq sodyum bikarbonat IV puşe ederlerken, diğer gruba sadece hidrasyon yapmışlar. Bikarbonat grubunda kontrast nefropati %1.4 oranında gelişirken, standart hidrasyon yapılanlarda %12,5 oranında görülmüş. Diğer yandan ilk yedi günde dializ ihtiyacı, pulmoner ödem ve ölüm gibi komplikasyonlar arasında fark saptanmamış.


Glukokortikoidler atrial aritmi riskini artırıyor

Yeni tanı konan atrial fibrilasyon ve atrial flatter nedeniyle hastaneye yatırılan hastalarda sistemik prednizon ve deksametazon kullanımının iki kat daha fazla olduğu bildirildi. Archieves of Internal Medicine’da yayımlanan bir araştırmada, Danimarka ulusal hasta veritabanı verileri kullanılarak yapılan çalışmada, 7 yıllık bir süre içerisinde hastaneye yatırılan yeni AF ya da atrial flatterlı 20 bin 221 hasta ile yaş ve cins olarak benzer 202 bin 130 kontrol subjesi değerlendirilmiş. Atrial aritmi hastalarının % 6,4’ü yeni, % 11,7’si ise uzun süredir glukokortikoid kullandığı bildirilmiş. Kontrol bireylerinde ise bu rakamlar % 2,6 ve % 9,9 olarak saptanmış.

Glukokortikoid dozu ile atrial aritmi riskinde paralellik saptanmış. Hiç steroid kullanmayanlara göre, yüksek doz prednizolon kullananlarda risk 4.03 kat artarken, düşük doz kullananlarda riskin 1,78 kat arttığı saptanmış.

Glukokortikoid kullananlar daha sık hastaneye başvurduğu için daha sık atrial aritmi tanısı aldıkları akla gelebilir. Ancak araştırmacılar, hasta grubu ve kontroller arasında yatıştan önceki bir yıllık sürede hastaneye başvuru sayısının farklı olmadığını belirtiyorlar.


H1N1 aşısı ile mevsimsel grip aşısı birlikte yapılabilir

Domuz gribi (H1N1) ile mevsimsel grip aşısının aynı anda iki ayrı kola yapılmasının birbirlerinin etkinliğini bozmadığı bildirildi. Amerikan Ulusal Alerji ve Enfeksiyöz Hastalıklar Enstitüsü tarafından yürütülen bir klinik çalışmanın ilk verileri açıklandı. Sonuçlara göre, iki aşı birbirinin etkisini bozmadığı gibi yan etki riskinin de artmadığı anlaşılıyor. CDC, daha önce iki aşının bir arada ya da aralıklı olarak yapılabileceğini bildirmişti. Araştırmanın sonuçları, CDC önerilerinin geçerli olduğunu gösteriyor.

Bir doz yerine peş peşe iki doz aşı uygulamasının etkinliği karşılaştırıldığında, iki dozun etkinliğinin tek dozdan yüksek olmadığı saptanmış. Aşının koruyuculuğu ilk dozdan 8-10 sonra başlıyor.

Diğer yandan Meksika’dan bildirilen küçük bir çalışmada, trivalan (üç suşa karşı) mevsimsel grip aşısının H1N1’e karşı da koruma sağlayabileceği bildirildi. Trivalan aşı, H1N1 riskini % 73 azaltabiliyor.

Medimmune adlı bir ilaç şirketi, enjeksiyona alternatif olarak, zayıflatılmış canlı H1N1 ve mevsimsel grip virüsleri içeren nasal sprey şeklinde aşılar üretiyor. WHO, bu canlı aşının gebe olmayan 2-24 yaş grubu bireylere ve 25-49 yaş arası olup da 6 aylıktan küçük bebekle birlikte yaşayanlara ya da sağlık personeline yapılmasını öneriyor. İmmün yetmezlikli insanlarda canlı aşının kullanılması önerilmiyor.


Herpes zoster atağı inme riskini % 30 artırıyor

Yeni bir epidemiyolojik çalışmada herpes zoster enfeksiyonu atağından sonra iskemik ya da hemorajik inme riskinin % 30 yükseldiği saptandı. Atak gözü tutarsa risk 4 kat artıyor.

Stroke dergisinin Kasım sayısında yayımlanacak makalede Tayvan’dan Dr. Kang ve arkadaşları, 1997-2001 arasında zona tedavisi almış 7 bin 760 hasta ile 23 bin 280 kontrol bireyinin verilerini incelemişler. Hastaların ve kontrollerin tedaviyi takiben bir yıl içinde geçirdikleri inme olayları karşılaştırılmış.

1 yıllık takipte zona geçirenlerde 133 (% 1.71), kontrol grubunda ise 306 (% 1.31) inme ortaya çıkmış. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş. Göz tutulumlu vakalarda riskin 4 kat arttığı saptanmış.

Araştırmacılar, virüsün damar duvarında çoğalabildiği ve vaskülopatiye yol açabildiğini belirterek, ortaya çıkan inflamasyonun damar lümeninde daralma ile iskemik komplikasyonlara; damar duvarında zayıflama ile de kanamalara yol açabileceğini söylüyorlar. Göz tutulumunda virüsün serebral damarları doğrudan invaze edebileceği düşünülüyor.


Homosistinin düşürülmesi kardiovasküler olayları azaltmıyor

Yeni yayımlanan bir meta-analizde, B vitamini desteği ile homosistin düzeyinin düşürülmesinin kardiovasküler hastalıklardan primer ya da sekonder korunmada etkili olmadığı gösterildi. Cochrane Database of Systematic Reviews’de Ekim ayında yayımlanan analizde, toplam 24 bin 210 hastanın bir yıl ya da daha uzun süre takip edildiği 8 ayrı çalışmanın verileri incelenmiş. Homosistin düzeyinin B vitamini ile düşürülmesinin, ne ölümcül ya da iyileşen Mİ riskinde, ne inmede, ne de herhangi bir nedene bağlı ölümde anlamlı bir değişiklik yapmadığı saptanmış. Araştırmacılar, çalışmalara alınan hastaların risk düzeyleri ya da yaşam tarzları çok farklı olsa da sonuçların tüm gruplarda çok benzer olduğunu belirtiyor.

Bu meta-analizde yer almayan, nihai sonuçları henüz açıklanmamış olan SEARCH çalışmasının ilk sonuçlarında da folik asit ya da B12 replasmanının vasküler olayları önlemede etkisi olmadığı izleniyor. Bu çalışmada MI geçirmiş 12 bin hasta izlenmiş. Fransa’da devam eden 3 bin hastanın izlendiği SU.FOL.OM3 çalışması ve Avustralya’da devam eden 4 bin hastalık VITATOPS çalışmasının sonuçları açıklandığında konu hakkında nihai bir karara varmak mümkün olabilir.


Hava kirliliğinin azalması kulak enfeksiyonlarını azaltıyor

Amerikan Kulak – Burun - Boğaz Cerrahisi Derneği’nin yıllık toplantısında yasal düzenlemeler sonucu hava kirliliğinin azalmasının kulak enfeksiyonlarını azaltabileceği bildirildi.

Araştırmacılar, Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) 1997-2007 yılları arasında hava kirliliği ölçüm kayıtları ile yaş ortalaması 9 olan 126 bin 60 çocuğun aynı zaman dilimindeki kulak enfeksiyonu sıklığı analiz etmişler. Hava kalitesinin yıllar içinde iyileşmesi ile sık otitis media (yılda 3 veya daha fazla atak) vakalarındaki azalmanın paralel seyrettiğini saptamışlar. Ancak solunum yollarının alerjik hastalıklarında bir azalma olmamış.

Otitis media, çocuklarda doktora başvurma nedenleri arasında ön sıralarda yeralıyor. ABD’de hastalığın direkt ve dolaylı maliyetinin yıllık 3-5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Kanada’da yapılan bir başka çalışmada ise, yaz aylarında hava kirliliğine bağlı yüksek nitrojen dioksite maruz kalan insanlarda apandisit gelişme riskinin 2 kat arttığı bildirildi. Araştırmacılar, apandisit sıklığının endüstrileşmeye paralel olarak artmasının, Batı’da hava kirliliğinin en yüksek olduğu 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında zirveye çıkmasının, hastalığın sadece obstrüksiyon sonucu ortaya çıkmadığını gösterdiğini iddia ediyorlar.


Uzun ömür ile ilişkili bir gen bulundu

Farede S6K1 adlı bir genin durdurulması yağ kitlesini azaltıyor ve ömrü uzatıyor. Bu fareler normale göre % 9 daha uzun yaşıyor. Çalışma Science dergisinin 2 Ekim tarihli sayısında yayımlandı. Genin durdurulması sadece dişi farelerde ömrü uzatıyor; erkeklerde neden etkili olmadığı bilinmiyor.

S6K1 geni durdurulan dişi fareler, ne kadar yedikleri fark etmeksizin normal dişilere göre daha zayıflar. Bu fareler diğer farelere göre biraz daha küçükler ancak sağlıklılar.

Araştırmacılar S6K1 geninin durdurulmasının, kalori kısıtlanmasındaki benzer yaşlanma karşıtı etkilere neden olduğunu ancak diete gerek olmadan etki gösterdiğini belirtiyor. Yaşlanmaya bağlı hastalıkların tedavisinde, bu gen yeni bir hedef olabilir.


Metformin kanser riskini azaltıyor

European Association for the Study of Diabetes’in Viyana’da yapılan 45. yıllık toplantısında sunulan bir epidemiyolojik çalışmaya göre metformin kullanımı Tip 2 diabetik hastalarda pankreas ve kolon kanseri riskini azaltıyor.

Çalışma, İngiltere’deki pratisyen hekim kayıtları üzerinde yapılmış. 2000 yılından sonra tedavi edilen, önceden kanser öyküsü olmayan hastalardan üç grup oluşturulmuş: Birinci grupta sadece insülin kullanan 4 bin 829 hasta (11 bin 415 hasta yılı), ikinci grupta insülin ve metformin kullanan 5 bin 35 hasta (15 bin 725 hasta yılı) ve üçüncüsünde sadece metformin kullanan 30 bin 421 hasta (71 bin 261 hasta yılı) alınmış. Primer sonlanım noktası ilk solid tümör tanısı kabul edilmiş. Insülin kullananların kullandıkları miktar, reçete sayıları ile kantifiye edilmiş.

Araştırmacılar, insülin grubunda bütün kanser türlerinde doza bağlı bir artış saptamışlar. En yüksek insülin düzeylerinde kanser riski sadece metformine göre 6 kat artmış. Doza bağlı risk artışı bir neden-sonuç ilişkisi olabileceğini düşündürüyor. Ancak nedenin yüksek insülin dozları mı, yoksa yüksek dozda insülin kullanmayı gerektiren artmış insülin direnci mi olduğu açık değil.

Metforminin kanser riskini azaltıcı etkileri hakkında başka verilerde bulunuyor. Meme kanseri nedeniyle tedavi edilenlerde metformin eklenmesi sonuçları iyileştiriyor. Başka bir çalışmada ise metforminin kemoterapiden sonra kalan ve metastaz potansiyeli taşıyan kök hücrelerini de hedef aldığı iddia edildi. Diabetik olmayan kanser hastalarında metforminin etkilerine ilişkin yeni çalışmalar plânlanıyor.


Sepsis için yeni bir marker

Yüksek ateşli hastalarda heparin bağlayıcı proteinin (HBP) plazma düzeylerinin hipotansiyon, vasküler kollaps ve septik şok için çok güçlü bir marker olduğu bildirildi. İsveçli araştırmacıların makalesi, Clinical Infectious Disease dergisinde yayımlandı.

Araştırmacılar erken sepsisde dolaşım bozukluğunun bir belirteci olarak HBP düzeylerini, halen kullanılan beş marker ile (prokalsitonin, interlökin-6, C-reaktif protein ve beyaz küre sayımı) karşılaştırmışlar. Sonuçlar, HBP’nin diğerlerinden daha güçlü bir marker olduğunu göstermiş.

Azurocidin ya da CAP37 adlarıyla da anılan HBP, özellikle nötrofillerden salınıyor. HBP damarlardan sızıntıya neden olabiliyor. Hayvanlarda HBP salınımının engellenmesi dokularda ödemi ve organ yetmezliğini düzeltiyor.

Yayımlanan çalışmada ateşi 38 derecenin üzerinde 233 hasta takip edilmiş. Kan örnekleri başlangıçta alınmış. Hastaların takibinde, 26’sında septik şokla birlikte ağır sepsis, 44’ünde septik şok olmadan ağır sepsis, 100’ünde sepsis, 43’ünde sistemik inflamatuvar cevap sendromu (SIRS) olmaksızın enfeksiyon, 20’sinde ise enfeksiyon olmaksızın SIRS saptanmış.

Plazma HBP’nin 15 ng/ml ve üzerindeki değerleri, ağır sepsis (septik şokla birlikte ya da değil), diğer parametrelerin hepsinden daha iyi bir belirteç olarak saptanmış. Bu değer sınır kabul edildiğinde duyarlılık % 87,1, özgünlük % 95,1, pozitif prediktif değeri % 88,4 ve negatif prediktif değeri % 94,5 bulunmuş.

Makale yazarları, HBP’nin sepsiste tanısal bir araç olarak kullanımı için patent başvurusu yapmışlar.

* Eylül-Ekim-Kasım 2009 tarihli SD Dergi 12. sayıdan alıntılanmıştır.

15 OCAK 2010
Bu yazı 4930 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?