Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
SD

SD 11, Haberler

Insülin glarjin kanser riskini artırabilir

Insülin glarjinle ilgili dört gözlemsel çalışmanın üçünde kanser riskinin arttığı bildirildi. Çalışmalar Avrupa Diyabet Çalışma Birliği’nin dergisi olan Diabetologia’nın 30 Haziran tarihli sayısında yayımlandı. İnsülinle tedavi edilen 127 bin hastanın verilerinin incelenmesiyle glargin kullananlarda kanser riskinin benzer dozlarda insan insülini kullananlara göre anlamlı derecede arttığı saptandı. Glargin insülin kullanan her 100 hastada bir fazladan kanser olgusu saptandı.

Almanya’da yapılan bu çalışmada, kanser riskinin dozla birlikte arttığı da saptandı. Günde 10 ünite glarjin kullananlarda risk yüzde 9, 50 ünite kullananlarda ise yüzde 31 artıyor. Bu sonuçlardan sonra İsveç, İskoçya ve İngiltere’de de veri tabanları incelendi. İsveç çalışmasında diğer insülinlerle karşılaştırıldığında glarjin kullananlarda meme kanseri riskinin iki kat arttığı saptandı. İskoç çalışmasında meme kanserinde anlamlı olmayan bir risk artışı izlenirken İngiltere çalışmasında glarjinle herhangi bir kanser türü arasında ilişki bulunamadı.

FDA, insülin glarjinle ilgili güvenlik verilerini incelemeye aldı ancak şimdilik bir düzenlemeye gitmedi. FDA tarafından insülin glarjin kullananların doktorlarına sormadan ilaçlarını kesmemesi uyarısı yapıldı.

Perkütan koroner anjioplasti stent öncesi statin yüklemesi işe yarıyor

ARMYDA-RECAPTURE çalışmasında, daha önce statin tedavisi alan 192 hastaya perkütan translüminal koroner anjioplastiden (PCI) 12 saat önce 80 mg, ve hemen öncesinde 40 mg atorvastatin yüklemesi yapıldı. Kontrol grubuna ise, 191 hastaya normal statin tedavisinin dışında yükleme yapılmadı. 2009 Amerikan Kardiyoloji Kongresi’nde sunulan bu İtalyan çalışmasında, yükleme yapılan 192 hastada major kardiyak hadiseler, kardiyak ölüm, MI, revaskülarizasyon gibi son noktalarda belirgin iyileşme saptandı.

Statinlerin lipid düşürücü etkilerinin yanı sıra başka faydaları da yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Endotel fonksiyonu, kalp yetmezliği, alzheimer hastalığı gibi pek çok durumda statinlerin olumlu etkileri saptanıyor. Ancak, reperfüzyon hasarının sınırlandırılması gibi bazı etkilerin zamanla azaldığına dikkat çekiliyor.

Uzmanlar PCI tedavisi öncesi statin tedavisinin yararının yadsınamayacağını, bu yeni çalışmada ise hasta grubu fazla büyük olmamasına rağmen yükleme tedavisinin faydasının ortaya çıkmasının tedavi rehberlerini değiştirebilecek güçlü bir kanıt sunduğunu belirtiyor.

Limon suyu tükürük bezlerini radyasyondan koruyor

Tiroid kanseri nedeniyle radyoaktif iyot tedavisi alan hastalarda, verilen radyoaktif iyot tükürük bezlerinde tutulduğu için sıklıkla ağız kuruluğu şikâyeti gelişmektedir. Bunu önlemek için tükürük bezini uyararak radyoaktif iyodun atılımını hızlandırmak amacıyla hastalara sıklıkla limon suyu önerilir. Yıllar boyu nükleer tıp kliniklerinde hocadan asistana aktarılan bu uygulamanın klinik bir kanıtı yoktu.

Uygulamaya kanıt olması için yapılan ilk çalışma 2005’te yayımlandı ve herkesi şaşırttı. Çalışmada tükürük sekresyonunu artırılmasının radyasyona maruziyeti artırdığına işaret ediyordu. Bunun üzerine limon suyu, limonlu ve ekşi şekerlemeler gibi tükürük sekresyonunu artıran maddelerin I-131 tedavisinden sonra 24 saat süreyle alınmaması önerildi. Bu öneriyi bazı merkezler kabul ederken, önemli bir kısmı eski uygulamayla devam etti.

Dr. Van Nostrand ve arkadaşları, I-131 tedavisi öncesi tarama yapılan hastaların verilerini retrospektif olarak değerlendirdiler. Tedavi protokolünde oral radyoaktif iyottan 5 dakika sonra limon suyu veriliyor, takiben iki saat sonra görüntü alınıyordu (faz 1). Daha sonra işlem tekrarlanıyordu (faz 2).

29 hastanın verileri alınmış, altısı radyoaktif iyot tutulumu izlenmediği için çalışma dışı bırakılmış. Kalan 23 hastanın (ortalama yaş 49) her iki parotis bezi incelenmiş. 46 parotis bezinin 35’inde radyoaktivite saptanmış.

Araştırmacılar limon suyu öncesine göre radyoaktivitenin temizlenme yüzdesi, radyoaktivitenin en düşük düzeyine ulaşıncaya kadar geçen süre, faz bir ve faz ikide parotislerde tutulan radyasyon dozunundaki değişim gibi parametreleri incelemişler.

Dr. Van Nostrand, limon suyunun parotislerde tutulan radyasyon miktarını yüzde 38-51 arasında azalttığını belirtiyor. Limon suyunun erken alınmasının daha avantajlı olduğu anlaşılıyor.

Çalışma, uzun yıllardır devam ettirilen, zahmetsiz ve kolay uygulamanın gerçekten işe yaradığını ispatlaması açısından önem taşıyor.

Mide bandı hem kilo verdiriyor, hem de diyabeti düzeltiyor

Amerikan Metabolik ve Bariatrik Cerrahi Derneği’nin yıllık toplantısında sunulan bir bildiriye göre, laparaskopik ayarlanabilir mide bantlama operasyonu tip 2 diyabetik hastalarda metabolik parametrelerde kalıcı iyileşmeye neden oluyor.

Araştırmacılar, 2002 -2004 arasında opere ettikleri 95 morbid obez tip 2 diyabetik hastanın cerrahi sonrası 5 yıllık izlemine ait verileri değerlendirmişler. Morbid obezite vücud kitle indeksinin (VKİ) 40 kg/m2 üzerinde olması ya da VKİ 35 kg/m2 üzerinde iken obeziteye bağlı bir hastalığın mevcudiyeti olarak tanımlanıyor. Opere edilen hastalarda cerrahi öncesi ortalama BMI 46.3 35 kg/m2, ortalama diyabet süresi 6.5 yılmış. 5 yıllık izlemde VKİ 35 35 kg/m2’ye düşmüş. Ortalama kilo kaybı yüzde 48.3 olarak saptanmış.

Açlık kan glukozu ortalama 146 mg7dl’den 118.5 mg/dl’ye: HbA1c ise %7.5’den 5 yıl sonunda yüzde 6.58 e düşmüş. Diyabette ‘iyileşme’ ilaçsız HbA1c’nin yüzde 6’nın, açlık kan şekerlerinin 100 mg/dl altında olması şeklinde tanımlandığında 23 hastada ‘iyileşme’ izlenmiş. 41 hastada ise daha az ilaçla AKŞ’ler 100-125 arasında tutulabilmiş. Hastaların yüzde 80’inde diyabette iyileşme ya da önemli düzelme saptanmış.

Diyabetleri tamamen iyileşenler ile tam düzelmeyenler arasındaki tek farkın verdikleri kilo olduğunu belirten araştırmacılar, bantlama öncesi diyabet süresinin önemli olmadığını vurguluyorlar. Cerrahi öncesi hastaların yüzde 83’ü oral antidiabetik ve yüzde 14.9’u insülin kullanıyordu.  5 yıl sonra ise hastaların yüzde 46.5’i  oral antidiabetik, yüzde 9.5’i insülin tedavisine devam ediyordu.

Gastrik bantlamanın olumlu etkilerinin 5 yıl sonra da devam ettiğinin görülmesi, diyabetin cerrahi tedavisine olan güveni artırabilir.

Sirke kilo verdirmeye yardımcı olabilir

Japonya’da yapılan bir araştırmada, salata ve yemeklerde kullanılan sirkenin, yağ dokusunu azaltan bazı genleri harekete geçirebileceği bildirildi.

Eski zamanlarda sirke neredeyse her derde deva kabul edilirdi. Modern tıp, yavaş yavaş sirkenin bazı yararlı etkilerini ispatlamaya başladı. Sirkenin içindeki asıl kimyasalın asetik asit olduğu bilinmektedir. Asetik asit kan basıncının ve kan şekerinin kontrolünde etkili olabiliyor.

Japon araştırmacılar farelere nazogastrik tüple asetik asit ya da su verdiler ve yüksek yağlı diyetle beslediler. Sirke alan fareler, su verilenlere göre aynı miktarda yemelerine rağmen yüzde 10 daha az yağ dokusu kazandı. Araştırmacılar, asetik asidin yağ yıkımını hızlandıran bazı proteinlerin sentezini artırabileceğini ileri sürüyor.

Kalp ritmi müzikle senkronize oluyor

Müziğin duyguları etkilediğini herkes bilir. Ancak yeni yapılan bir çalışmada, müziğin kalp ritmi üzerinde bilinç dışı değişikliklere neden olabildiği saptandı.

Circulation dergisinde yayımlanan makalede, araştırmacılar 24-26 yaş arası koro üyesi 12 müzisyen ile müzik eğitimi almamış 12 kişiye çeşitli müzikler dinletilmiş. Bu müzikler arasında Beethoven’ın dokuzuncu senfonisi, Puccini’nin ünlü opera aryası Nessun Dorma, Bach’dan daha entelektüel zevklere hitap eden bir parçası, Verdi’nin Nabucco ve La Traviata operalarından ritmik birer arya seçilmiş. Deneklerin gözleri kapatılmış, EKG cihazına bağlanmış ve kulaklı müzikler dinletilmiş. Ayrıca 2 dakikalık sessizlik de uygulanmış.

Bu müzikler, inişleri, çıkışları (kreşendo-dekreşendo) olmaları ve ritmik özellikleri kuvvetli olması nedeniyle seçilmiş. Tabi, araştırmacıların İtalyan olması, klasik İtalyan eserlerinin seçilmesinde önemli rol oynamış. Denekler müzik dinlerken EKG, kan basıncı, serebral kan akımı solunum ve ciltte vasokonstriksiyon takip edilmiş.

Deneklere müziğin duygusallığı, güzelliği ve özgünlüğü 5 puanlık bir sistem ile sorulmuş. Her parçada ‘tüylerin diken diken olması’ gibi güçlü duygular yaşayıp yaşamadıkları da sorulmuş.
Denekler hiçbir parçada güçlü duygular yaşamamış ama araştırmacılar her kreşendoda ciltte vazokonstriksiyon, kan basıncında ve kalp hızında artış gibi bilinç dışı refleks otonom değişiklikler saptamışlar. Özellikle peş peşe giderek artan üç kreşendo içren Nessun Dorma aryasında değişikliklerin en belirgin olduğu görülmüş. Müziğin yavaşladığı sıralarda kan basıncı düşerken ciltte de vazodilatasyon meydana gelmiş. Müzisyen denekler ‘entelektüel’ müziğe daha belirgin yanıt verirken diğer müziklerde fizyolojik cevaplar farklı bulunmamış.

Daha önce yapılan çalışmalarda müziğin stresi azaltmada, atletik performansı artırmada, nörolojik hastalığı olanlarda motor fonksiyonları iyileştirmede etkili olabildiği gösterilmişti.

Yeşil çay kadınlarda mide kanserini azaltıyor

Gut dergisinde yayımlanan bir makalede yeşil çayın kadınlarda distal mide kanseri riskinde azalma ile ilişkili olduğu belirtildi. Meta-analizde 6 çalışmanın verileri analiz edilmiş.

Yeşil çaya ilişkin pek çok anti-kanser etki tanımlanmıştır. Ancak yeşil çayın kanserden koruyucu etkilerine dair epidemiyolojik çalışmalar yetersizdir. Araştırmacılar toplam 219 bin 80 bireyin soru formlarıyla değerlendirildiği 6 çalışmayı incelemişler. 2 milyon 285 bin 968 hasta günlük takipte 3 bin 577 mide kanseri saptanmış. Erkeklerde ve günde bir fincandan az çay içenlerde mide kanseri riskinde belirgin bir azalma görülmemiş. Sigara içip içmeme durumuna ya da mide kanserinin yerleşim yerine göre de bir farklılık saptanmamış.

Günde 5 fincan ya da daha fazla yeşil çay içen kadınlarda ise mide kanserinde belirgin azalma saptanmış. Mide kanserinde genel olarak yüzde 21, distal mide kanserinde ise yüzde 30 risk azalması belirlenmiş. Proksimal mide kanserinde ise ne erkekte ne de kadında yeşil çayın bir etkisi görülmemiş.

Simvastatin, sirozlularda portal basıncı düşürüyor

Simvastatin, sirozlu hastalarda karaciğerde nitrik asit üretimini ve hepatik endotel fonksiyonlarını iyileştirirken portal basıncı azaltıyor ve karaciğer perfüzyonunu artırıyor.

Gastroenterology dergisinin Mayıs sayısında yayımlanan araştırmada 59 hastaya bir ay süreyle 20-40 mg simvastatin ya da plasebo verilmiş. Portan hipertansiyon hepatik venöz basınç gradiyentinin 12 mmHg ya da üzerinde olması şeklinde tanımlanmış. Hastalar beta bloker kullanımına göre gruplara eşit dağıtılmış. 27 hastaya plasebo, 28 hastaya simvastatin verilmiş.
Simvastatin plaseboya göre hepatik venöz gradiyentte anlamlı düşüşe neden olmuş (- yüzde 8.3’e karşı – yüzde 1.6) Beta bloker kullananlarda düşüş daha belirgin bulunmuş (beta bloker kullananlarda – yüzde 11, kullanmayanlarda – yüzde 5.9). Simvastatin kullananlarda, hepatik perfüzyonun bir göstergesi olan indosiyanin yeşili klerensinde de iyileşme izlenmiş.
Simvastatin ya da plasebo grubunda ilaç kesilmesine neden olabilecek ciddi bir yan etki gözlenmemiş.

Kemoterapi ilacı kırışıklıkları azaltıyor

Fluorourasil (FU) uzun yıllardır kullanılan sistemik bir kemoterapötikdir. Yaygın sistemik kullanımının yanı sıra pre-kanseröz bir lezyon olan aktinik keratoz tedavisinde lokal cilt uygulaması da mevcuttur. Aktinik keratoz nedeniyle topikal FU kullanan hastaların, ciltlerinin daha yumuşak, düzgün ve kırışıksız olduğunu belirtmesi üzerine Michigan Üniversitesi Dermatoloji Kliniği’nde bir çalışma yapılmış.

Aktinik keratozu olan 21 hastaya, yüzde 5’lik FU cilt kremini günde iki defa iki hafta boyunca tüm yüzlerine sürmeleri istenmiş. Hastalar 6 hafta izlenmiş. Bu süre zarfında cilt fotoğrafları çekilmiş, deri biyopsisi alınmış ve cilt muayeneleri yapılmış.

Önceleri cilt kuru, kaşıntılı ve soyulmuş bir hal almış. Takip eden haftalarda ciltleri düzelmiş, kırışıklıklar yumuşamış ve daha düzgün bir hale gelmiş. 20 hasta 10. Haftada anketlerini doldurmuşlar. Bunların yüzde 40’ı ciltlerinin çok düzeldiğini, yüzde 35’i ise orta derecede düzeldiğini belirtmişler. Bir hastada şiddetli cilt irritasyonu gelişmiş ve ilk haftada kremin kesilmesi gerekmiş. Hastaların çoğu tedaviyi ‘orta derecede’ rahatsız edici bulmuş. Diğer yandan hastaların çoğu tedaviyi bir kez daha almak isterken, 17 hasta ilacın ücretini cebinden ödemeye hazır olduğunu söylemiş.

Votka Rusların yarısını öldürüyor

Rusya’da son yıllarda giderek artan alkol tüketiminin 15-64 yaş arası ölümlerin yaklaşık yarısına neden olduğu bildirildi. Lancet’te yayımlanan makalede, Rusya’nın üç endüstri şehrinde karaciğer, gırtlak kanserleri ile karaciğer ve pankreas hastalıklarından ölümlerin büyük kısmının aşırı alkol tüketimine bağlı olduğu belirtiliyor. Tüberküloz ve pnömoniden genç yaşta ölümlerin de bir kısmından alkolizme bağlı immun yetmezliğin sorumlu olması muhtemel görülüyor.

Çalışmada Rusya’da 15-54 yaş arası mortalitenin, Batı Avrupa’ya göre kadınlarda üç kat, erkeklerde beş kat daha yüksek olduğu saptanmış. Bu yaş grubunda erkeklerdeki ölümlerin dörtte üçü, kadınlarda ise hemen tümü alkole bağlı nedenlerden meydana geliyor.

Diğer yandan Rusya’da her yıl 1.3 milyon kişi kardivasküler hastalıklardan ölüyor. Kardiyovasküler nedenlerle ölümlerin üçte birinde alkol dışında bir etken saptanmıyor. Alkole bağlı ölümler arasında intihar, cinayet, boğulma, yanık gibi olaylar da görülüyor.

Birleşmiş Milletler’in bir raporuna göre 142 milyon olan Rusya’nın mevcut nüfusu, kötü beslenme, alkolizm, şiddet olayları vs. nedeniyle 2025’te 131 milyona düşecek. Bilim adamları Rusya’da artık çok büyük bir toplumsal tehdit haline gelen ucuz votkanın önüne geçilmesi için tedbir alınması gerektiğini vurguluyor.

* Haziran-Temmuz-Ağustos 2009 tarihli SD Dergi 11. sayıdan alıntılanmıştır.

8 EYLÜL 2009
Bu yazı 2395 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?