Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Züleyha Balcı

1983 yılında Düzce’de doğdu. Anadolu Üniversitesinde işletme eğitimini tamamladı. 15 yıl boyunca özel hastanelerde işletme müdürlüğü, kurumsal iletişim ve pazarlama yöneticiliği gibi çeşitli görevlerde bulundu. Sağlık Bakanlığına bağlı Uluslararası Sağlık Hizmetleri Anonim Şirketinde (USHAŞ) Tanıtım ve Pazarlama Müdürü olarak çalıştı. Halen özel bir sağlık grubunda görev yapmaktadır.

Edebiyatta sağlık ve hastalık üzerine

“Edebiyat ne işe yarar?” diye soran birine denk gelirsek, onun edebiyat profesörü olduğunu düşünmeyiz. Tıpkı “Sağlık ne işe yarar?” diyen birinin sağlık profesyoneli olacağını düşünmeyeceğimiz gibi. Ama Virginia Üniversitesi akademisyenlerinden İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörü Rita Felski, tam da bu isimle bir kitap yazarak kendi ifadesiyle “olumsuzlamanın olumsuzlamasını” yapmıştır. Orijinal adı “Uses of Literature” olan 2008 basımı kitap, Türkçeye “Edebiyat Ne İşe Yarar?” adıyla çevrildi ve Türk okurlarına edebiyatın işlevi üzerine farklı bir düşünce kapısı araladı. Edebiyatın okur ile ilişkisini; tanıma, büyülenme, bilme ve şok olarak dört ayrı grupta irdeler Felski ve devam eder: “Şayet okuma edimi bilişsel ve duygusal itkileri kaynaştırıyor ve içe, yani benliğe olduğu gibi dışarıdaki dünyaya da bakıyor ise, iç içe geçmiş bu unsurları birbirinden yalıtarak inceleme gayreti akademik bir kılı kırk yarma alıştırmasından başka bir şeye benzemez.”. Öyleyse diyebilir miyiz ki yazar da okuruna yalıtılmış değil, yaşanmış hayatı sunmak ister. İçerisiyle ve dışarısıyla yaşanmış, iyisiyle ve kötüsüyle, sağlam ve hasta hayatı…
“Gerçeklikten daha doğaüstü bir şey olabilir mi?” diyen epilepsi hastası Dostoyevski’nin roman kahramanları da epileptik nöbetlerden mustariptir. Stefan Zweig, Dostoyevski’nin hayatını anlattığı biyografik eseri “Yalnızlığın Keşfi”nde “Dostoyevski’nin hasta bir adam olduğunu, o tunç gibi ölümsüz yapıtlarının ise çökmüş, çelimsiz organlardan, seğiren ve kor gibi yanan sinirlerden elde edildiğini unutmamalıyız.” der. Ve patolojik hadiseler olarak tanımladığı epilepsi nöbetlerini, normalde bilimin analitik neşteriyle sadece ölü bir klinik vakada -o da eksik bir biçimde- açıklanabilecekken, Dostoyevski’nin tümüyle tasvir edebildiğini iddia eder. Dahiliye ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Kanadalı yazar John J. Ross, edebiyatın sağlıkla olan ilişkisini kaleme alanlardan biri. Edebiyatsever bir hekim gözüyle büyük yazarların hastalıklarının eserlerine nasıl yansıdığını eğlenceli bir üslupla aktardığı kitabının adı ise “Shakespeare’in Titremesi Orwell’ın Öksürüğü”. Shakespeare’in tüm eserlerini ve hayatını inceleyen yazar, onun titrek el yazısı için Parkinson ihtimalini eleyerek; 40 yaş öncesi aşırı stres ve yorgunlukla artan esansiyel tremor olasılığına eğilir. Toplumsal utanç denince akla ilk gelen eserlerden biri olan Nathaniel Hawthorne imzalı “Kızıl Damga”yı ise şöyle anar Ross: Sosyal fobisi olan Hawthhorne günümüzde antidepresanlarla tedavi edilebilirdi; ama antidepresanlar on dokuzuncu yüzyılda da mevcut olsaydı Kızıl Damga’yı nasıl okuyacaktık? Çok sevdiği futbolu kendisine bıraktıran verem hastalığı yıllar sonra yeniden nüksettiğinde dinlenmeye çekilerek “Başkaldıran İnsan” kitabını yazan Albert Camus, sadece politik anlamda değil, hastalığından mütevellit bireysel olarak da bir umutsuzluk ve isyan içerisinde miydi? Hayatı boyunca insomniadan çeken Mark Twein yazdığı için mi uyuyamıyordu, uyuyamadığı için mi yazar oldu? Kimsesizler morgunda uzun uzadıya kalma alışkanlığını “iğrençliğin çekiciliği” olarak ifade eden Charles Dickens, tüm zamanların en çok satan kitaplarından “İki Şehrin Hikayesi”nin yazarı. Acaba disgrafisi mi tetikledi en başarılı polisiye romanların sahibi Agatha Christie’yi? Yoksa sağlam ya da normal olmayan şeyler, edebiyatın gıdası mı? Yaşamında sıklıkla depresyon geçirip, ölümü de intihar etmek suretiyle gerçekleşen İngiliz yazar Virginia Woolf ise bedensel acılara edebiyatta az değinilmesinden şikâyet etmiş. Edebiyatın asıl konusunun aşk, kıskançlık ya da savaş değil, insan hayatındaki önemine bakarak “hastalık” olması gerektiğini yazdığı “Hasta Olmaya Dair” adlı yazısında Virginia Woolf: “Aşk tahtından indirilip 39 derece ateş oturtulmalı, kıskançlık yerini siyatik ağrılarına bırakmalı, uykusuzluk kötü adamın rolünü oynamalı ve kahraman, tatlı, beyaz bir şurup olmalıdır.” der. 
Gelelim göz bebeğimiz Türk Edebiyatına… Yaşı 4 iken gözündeki miyopi de 4 derece olan Cemil Meriç, “Hiçbir şey görmüyorum” dediğinde 38 yaşındaydı. Ancak tercümeleri hariç tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra kaleme aldı. Öyle ki Necip Fazıl, Cemil Meriç için “Cenab-ı Hakkın, iç gözleri daha iyi görsün diye dış gözlerini aldığı insan…” derdi. Kemik veremi Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ndaki isimsiz hasta çocuğu da kemik veremidir. Bursa Cezaevi’nde yatarken nişanlısı Piraye’ye seslendiği şiirinde Nazım Hikmet, “tuttu bacağımın siyatik ağrısı” der. Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında fakirlik ve açlıktan veremle karşılaşılırken, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ında Hüsnü karakteri hapishaneye düştüğü için vereme yakalanır.
Peki edebiyatta hastalık, yazarların kendi sağlık sorunları dolayısıyla mı işlenmiştir hep? Elbette hayır. Hastalık ve sağlığı konu edinen edebi eserler ille de yazarın kişisel sağlık deneyimlerinin yansıması değildir. Bazen toplumsal yaşamın aynası olduğu için salgın hastalıklarla, bazen savaş ve kıtlık dönemlerinin halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin bir çıktısı olarak, bazen de fiziksel ve ruhsal yönden çekilen bireysel acılarla beslenmiş roman kahramanlarımız. Yazarlarımız aynı dertten mustarip diye değil; okurlar kahramanları tüm gerçekliğiyle yakından tanısın diye kaleme alınmış hastalıklar. Belli ki hayata ve insana dair her şeyi anlatmak isteyen yazarlar için, sağlığı göz ardı etmek olası değil. Türk literatüründe sağlık ve edebiyat konusunda çalışan nadir isimlerden Selçuk Çıkla, “Edebiyat ve Hastalık” adlı kitabında şöyle der: “Edebiyatın ağırlıklı olarak sorunlu alanlarla ilgilenişi, sanatkârları doğal olarak anormalle, hastalıklı insanlık halleriyle meşguliyete sevk etmiştir. O sebeple, sanat eserlerinin var oluşu ile hastalık arasında yakın bir ilişkiden söz etmek mümkündür. Yüzyılları aşan klasik eserlerin daima hasta insanları ve hasta toplumları konu alması bir anlam taşır.” Edebiyatın normale, iyiye ve sağlığa kıyasla; anormale, kötüye ve hastalığa daha müsait olduğunu vurgulayan Çıkla, sanatçı hassasiyetini de (genius irritabile) bir parça hastalıkla bağdaştırır. Edebiyatta sağlık temi üzerine eser üreten bir diğer ismimiz ise Yunus Alıcı. “Ahmet Hamdi Tanpınar’da Hastalık” adlı kitabının ön sözünde Alıcı da Çıkla gibi hastalığın okuyucu için daima ilgi odağı olduğundan bahsederek bu durumu normal olanın değil anormal olanın cazibesiyle ilişkilendirir. “Yaşayan her canlının, en azından hayatının belirli bir döneminde maruz kaldığı hasta olma durumu ve bir sosyal vakıa olan hastalık, insanı önemli derecede etkilediğinden, merkezine insanı ve toplumu alan edebiyat eseri de mühim olan bu olguyu kimi zaman ayrıntılı kimi zaman da yüzeysel olarak işler.” 
Diğer yandan, biz her ne kadar fiziksel acılardan örnekler versek de, kalemlerin mürekkebini bitiren sağlık sorunları daha ziyade zihinsel olagelmiş. Zaten insanın haletiruhiyesini detayıyla incelediği için tahlil romanı, ruhbilimsel roman ya da psikolojik roman isimleriyle ayrı bir roman türü olarak kategorize edilmiştir zihnin derinliklerini işleyen eserler. Daha 31 yaşında kemik vereminden ölen Tanzimat yazarlarımızdan Nabizade Nazım’ın “Zehra”sı, kitaba fiziki değil ruhsal özellikleriyle dâhil olur. Türk Edebiyatında kıskançlığın başyapıtlarından “Zehra”da, karakterimizin kıskançlık duygusunu ve bu duygunun ona yaptırdıklarını patolojik olarak nitelendirmek mümkündür. Annesiz büyüyen Zehra’nın duygusal sorunları, beraberinde mutlu olabilecek bir evliliğin hazin sonunu, kin ve intikamı getirir. Nabizade Nazım, sanrılarla tetiklenen Othello Sendromunu, Zehra’da neredeyse detaylarıyla işlemiştir. Cumhuriyet dönemi yazarlarımızdan Tezer Özlü ise, manik depresif tanısıyla tedavi için yatırıldığı ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yaşadıklarını “Çocukluğun Soğuk Geceleri” eserinde anlatır. 
Hastalık teması, Türk şiirlerinde de oldukça çarpıcı işlenmiştir. Daha önce Nazım’dan verdiğimiz siyatik örneği kişisel bir durum paylaşımı iken, Necip Fazıl’ın vuslatı bekleme zorluğunu dile getiriş biçimi dikkate değerdir: “Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar, ne de şeytan günahı, seni beklediğim kadar.” “Kavşakta” şiirinde Turgut Uyar: “Oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim, sirozluyum, ya da mitral darlığım var, ülserliyim belki de; niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile…” diyerek meydan okur hayata. Cahit Külebi’nin “Hasta Çocuk” başlıklı bir şiiri vardır, Sunay Akın’ın “Romatizma”… “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiirinde Can Yücel, bir çocuk saflığında babasıyla daha sık vakit geçirebilmek, onun ilgi ve şefkatine doyabilmek için “sevinçten uçardım hasta oldum mu” der. Babaya olan tutkulu sevginin doyuma ulaşabilme adına hastalıktan medet umması, bir uzman çocuk psikoloğu için klinik vaka iken, şiirlerde tebessümdür. Diyebilir miyiz ki sanat sevdayı, sanat acıyı, sanat insanı olduğu gibi kabul eden yegâne insan eylemidir. Zira insan utanır, edebiyat anlatır…
Anlatmak tıpta lazım mıdır? Narrative medicine yani anlatısal tıp olarak kendine yer edinmeye başlayan yeni bir disiplin alanı der ki “Edebiyat ile tıbbın buluştuğu noktada ben varım.”. Birkaç paragrafla geçiştirilemeyecek bu hassas mevzunun daha uzun süreleri hak ettiğine, başka bir yazının ana konusu olması gerektiğine inanıyorum. Ancak burada hem hasta hem hekim açısından anlatmaya ve dinlemeye ihtiyacın giderek arttığını, “Ne diyor bu anlatısal tıpçılar?” diye kulak kesilmenin faydalı olabileceğini belirtmeden geçmeyelim. Zira sağlık iletişiminde edebiyatın da rolü ve önemi var. Edebiyatta sağlık konusu için sadece basit bir giriş kabul edilebilecek bu yazıda neden ve nasılı örneklemeye çalıştık. Divan şiirinde geleneksel tıbbın işlenişinden tutun, yazarı yahut ana kahramanı doktor olan edebi eserler, hastalık günlükleri, yazı terapisi, edebiyatta engelli karakterler gibi daha hiç değinemediğimiz bir sürü alan var. Ve ilgili her bir eser, tek başına bir yazı konusu. Kanımca Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu, hekim gözüyle ayrı, sağlık yöneticisi gözüyle ayrı irdelemek mümkün. Görünen o ki yazan insan, konu insan, okur insan ise elbette bahsedilecek sağlıktan. Fakat bizim edebiyatta sağlığı anlamaya çalışmak için yaptığımız bu sesli düşünmeler olsa olsa iyi niyetli birer tahmin. Günümüz Türk yazarlarından hastalık temi üzerinden eser üretenler ile söyleşmek lazım. Belki bu serinin bir başka yazı konusu da böyle bir röportajdan oluşuverir. Nasıl yazıyorlar eserlerinde sağlığı, neden yazıyorlar, nereden biliyorlar? Bizim aklımız sırrımız ermeyebilir zira. “Lokman Hekim gelse yarası azanlardır” onlar, bir garip yazarlardır… 
 
Kaynaklar
Alıcı Y., Ahmet Hamdi Tanpınar’da Hastalık, Kopernik Kitap, 2019
Çıkla S., Edebiyat ve Hastalık, Kapı Yayınları, 2016
Felski R., Edebiyat Ne İşe Yarar?, Metis Yayınları, 2010
Ross J.J., Shakespeare’in Titremesi Orwell’ın Öksürüğü, Yapı Kredi Yayınları, 2015
Woolf V., Hasta Olmaya Dair, J.Stephen Hasta Odalarından Notlar, Everest Yayınları, 2018
Zweig S., Yalnızlığın Keşfi, Zeplin Kitap, 2019
 
 

SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi GÜZ 2021 tarihli, 60. sayıda sayfa 116-117’de yayımlanmıştır.
 
15 ARALIK 2021
Bu yazı 2384 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?