Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Prof. Dr. Cafer Marangoz

1969 yılında İstanbul Fen Fakültesini tamamladı. 1970 yılında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdi. 1978 yılında Atatürk Üniversitesinde Tıp Fakültesinde fizyoloji uzmanlığını tamamladı. 1980 yılında Avrupa Bilim Vakfının (ESF) Beyin ve Davranış Araştırmaları Programıyla ilgili bursuyla İsviçre’nin Fribourg Üniversitesinde araştırmalar yaptı. 1985’te On Dokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalına atandı. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü, Üniversite Senato ve Üniversite Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Halen İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalında çalışmaktadır.

Sosyal tutuşma: bazı davranışları açıklayan yeni bir teori

İnsan ve toplum hayatında akılları zorlayan ve açıklanması gereken sorular vardır. Bu soruların bir kısmı şöyle sıralanabilir: Tutkulu davranışların nörobiyolojik temeli nedir? Davranışsal bağımlılık nasıl oluşur? İnsan niçin ve nasıl terörist veya darbeci olur? İnsan niçin ve nasıl aşırı partizan ve fanatik taraftar olur? İdeolojik saplantıların beyindeki temeli nedir? İntihar edenlerin ve canlı bomba olanların beyinlerinde değişen nedir? İnsan niçin ve nasıl âşık olur? Dini deneyimlerin beyindeki temeli nedir? İşte “sosyal tutuşma veya sosyo-kognitif tutuşma teorisi” sıralanan soruları ve benzerlerini açıklamaya çalışan bütüncül bir teoridir. İnsanın bütün davranışları, beynin ürünüdür. Ancak beyin davranışları üretirken, davranışlar da beyni etkilerler. Beynin yapısı ile görevi arasında var olan bu ilişki öğrenmenin, kavramanın ve plastisitenin temelini oluşturmaktadır. Son yıllarda geliştirilen beyin görüntüleme teknikleriyle ve özellikle manyetik rezonans görüntüleme (MRI) metoduyla yapılan araştırmalar, öğrenmenin ve diğer bazı deneyimlerin beynin gri ve beyaz cevherinde yapısal değişikliklere yol açtığını gösterdi. Söz konusu değişikliklerin hücresel ve moleküler mekanizmaları hakkında bilinenler, henüz spekülasyondan öteye geçmemiştir. Şimdiye kadar bu konuda yapılan çalışmaların ortak amacı, farklı öğrenme davranışlar ve deneyimlerinin beynin hangi kısımlarında, nasıl bir değişikliğe yol açtığını belirlemektir. Sosyal tutuşmanın oluş mekanizmasını anlamak için sara hastalığının (epilepsi) deneysel modellerinden biri olan tutuşma (kindling) modelini incelemek gerekir. Tutuşma kompleks epilepsinin (temporal lop epilepsisi) önemli bir modelidir. Modelin esası, deney hayvanlarında kalıcı nöbetler oluşturmaktır. Tutuşma modeli nöbeti oluşturmak için beynin belli bölgelerine, belli aralıklarla eşik altı elektrik akımı veya uyarıcı kimyasal maddeler verilir. Uyaranlar beyinde hem elektro-fizyolojik hem de yapısal değişmelere sebep olur. Elektriksel uyaranların arasındaki süre bir günden uzun olursa tutuşma meydana gelmez. İlk uyaranlar kalıcı bir etki göstermez ve anormal beyin dalgaları oluşturmazken, günler sonra verilen bir uyaran ilk epileptik nöbete yol açar. İlk nöbeti başlatan uyarandan aylar sonra verilecek daha düşük bir uyaran, şiddetli bir nöbeti başlatmaya yeter. Yani artık epileptik nöbet kalıcı olmuştur. Bundan sonra zayıf uyaranların varlığında bile epilepsi nöbetine giren bir deney hayvanı oluşmuş demektir. Tutuşan hayvanın beyninde, nöbete yol açan kalıcı değişiklikler meydana gelmektedir. Hayvanlarda oluşturulan tutuşma ile insanda görülen psikomotor epilepsi hem EEG yapısı hem davranış hem de ilaçlara olan cevap bakımından birbirlerine oldukça benzemektedir. Bazı ilaç ve kimyasal maddeler tutuşma modelinin meydana gelmesini engellerken diğerleri bunu kolaylaştırabilir. Tutuşma modeli nöbetinin oluşmasını baskılayan ilaçlar, epilepsinin tedavisinde işe yarayabilir. İnsanda temporal lop kaynaklı nöbetleri önlemek için geliştirilecek bir ilaç öncelikle tutuşma modelinde denenir. Tutuşma modeli epilepsinin niçin ve nasıl oluştuğu, henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Ancak tekrarlanan kimyasal veya elektriksel uyaranların beyinde gen ifadesini değiştirdiği; bunun mikro çevrede yapı değişimlerine ve bazı kimyasal maddelerin normalden fazla, diğerlerinin ise normalden az üretilmesine yol açtığı tespit edilmiştir. Kısaca anlatılan bu modelin üzerinde yaptığımız araştırmalar, patolojik ve normal dışı sosyal davranışların oluşmasında da benzer bir mekanizmanın geçerli olabileceğini düşünmemize sebep oldu.

Sosyal Tutuşma Teorisi

Tutuşma modeli epilepsinin mekanizması üzerinde düşünüp çalışırken sık tekrarlanan, müspet veya menfi anlamda “derin ilgi” duyulan sosyal ve kognitif uyaranların da gen ifadesini ve sonuçta beyinde mikro çevreyi değiştirebileceği fikri oluştu. Sosyo-kognitif uyaranların motivasyon ve derin konsantrasyon doğurması gerekir. Epilepsinin tutuşma modeli ile sosyo-kognitif tutuşma arasında en azından üç önemli fark vardı: Birincisi sosyal tutuşmada uyaran elektriksel veya kimyasal değil iç ve dış çevreden gelen her türlü sosyal-kognitif uyarandır. (İnsan beynini etkileyen uyaranları, kimyasal, elektriksel, termal, mekanik ve sosyo-kognitif uyaranlar diye sınıflandırabiliriz). İkincisi, sosyal tutuşma sonucunda epilepsi değil normal dışı, şiddetli duygu ve davranış biçimleri oluşmaktadır. Üçüncüsü, sosyal tutuşma geri dönüşümlüdür. Değişen iç ve dış çevre şartlarına bağlı olarak zamanla zayıflayıp sönebilir. Epilepsi modelinde tutuşma süreklilik arz eder. Aynı uyaranlara maruz kalan insanlardan bazısı tutuşmayabilir. Bunun en önemli sebebi genetik yapı ve uyaranlara duyulan ilginin farklı olmasıdır. Sık ve sürekli tekrarlanan fikirler, sloganlar ve anahtar ifadeler, önce beyinde genetik yapının çalışmasını, sonra da beyin hücrelerinin mikro çevresini değiştirir. Nihayet davranış değişir. İşte biz bu durumu “sosyal tutuşma” diye adlandırmaktayız. Çünkü tutuşmaya sebep olan şey, uzun süre tekrarlanan sosyal uyaranlardır. “Sosyal tutuşmanın gerçekleşebilmesi için beyin hem sürekli hem de uzun süre belli bir sosyal uyaranla meşgul olmalıdır. Tutuşmuş beyin uyanık kaldığı sürenin %80-90’ında tek bir konuyla meşguldür. Hatta tutuşmuş beynin rüyaları da tutuştuğu konuyla ilgilidir.” Dilimizde uzun süre tekrarlanan sosyal uyaranların insan davranışına olan etkisini anlatan güzel bir deyim vardır: “Bir kimseye kırk gün deli dense deli, veli dense veli olur”. Sosyal tutuşma gerçekleştikten sonra tutuşan insanları ve kitleleri rüzgârın önündeki yaprak gibi hareket ettirmek mümkündür. Tutuşmuş insan bir robot gibidir. Onu istediğiniz gibi yönetebilir, insan öldürtebilir, canlı bomba yapabilir ve ölüme gönderebilirsiniz. Nasıl ve niçin terörist olunur? Normal bir insan niçin ve nasıl terörist veya terör yanlısı olur? Bu temel sorular ancak sosyal tutuşma ile izah edilebilir. İnsanlar ve özellikle kitleler sosyal tutuşma sonucu normal dışı patolojik davranışlar gösterirler. Sosyal tutuşma, kime ve neye hizmet ettiğini fark edemeyen ve suçsuz insanların kanını sinsice dökmeyi marifet sayan, kurulmuş robotların davranışını açıklayan bir teoridir. PKK’nın teslim olan teröristleri, ifadelerinde belli bir süre, genelde üç ay siyasi eğitim aldıklarını söylemişlerdir. Onların siyasi eğitim dedikleri şey, beyin yıkama işlemidir. Biz buna sosyal uyaranlarla oluşturulan sosyal tutuşma diyoruz. Aslında yazılı ve sözlü basının, politik gerginliklerin, açık-gizli dernek ve cemiyetlerin yaptıkları da sosyal tutuşmadan başka bir şey değildir. Medyanın terör olaylarını veriş biçimi de hem sosyal tutuşmaya hem de tersine sosyal tutuşmaya yol açarak vatandaşlar arasında ayrışma ve kutuplaşmanın artmasına sebep olmaktadır.

Sosyal Tutuşmanın Çeşitleri

Sosyal tutuşmanın; doğruca sosyal tutuşma, tersine sosyal tutuşma ve yalancı sosyal tutuşma diye adlandırdığımız üç çeşidi vardır. Sosyal tutuşma belli fikirlerin, düşüncelerin, görüntülerin, sloganların uzun süre ve sık sık tekrar edilmesi, hayal edilmesi, akıldan geçirilmesi yoluyla gerçekleşir. Hedef kişi veya grup söylenenleri kabul eder, benimser, duygu dünyası kabarır veya söylenenlere hiç inanmaz, benimsemez hatta söyleyenden ve söylenenden nefret eder. Üçüncü bir ihtimal, hedef fert veya grup aslında verilen uyaranlardan pek etkilenmez ama etkilenmiş gibi davranır. Birinci guruptaki insanın beyninde zamanla gen ifadesi değişir ve sonunda mikro değişmeler olur. Bu değişmeler davranışı etkiler. Böyle bir insana uyarıcı-anahtar kelimeler söylendiğinde tutuşur. Uzun süre tekrarlanan sosyal uyaranların tutuşturduğu fert bir robottan farksızdır. Duygu ve düşünce dünyası işgal edilmiştir. Bir söz, bir slogan, zayıf bir kıvılcım onu tutuşturmaya yeter. Yöneticisi ne isterse onu yapar. Saldırır, öldürür. Canlı bomba olur. Hatta en yakınlarını bile katledebilir. Sosyal tutuşma eşiğine gelmiş veya getirilmiş kimseleri harekete geçirmek için küçük bir kıvılcım, bir anahtar sözcük, bir görüntü ve madde bağımlısı ise azcık madde yeterlidir. Söylenenlere ve tekrarlanan telkinlere inanmayan, yani istenen doğrultuda tutuşma göstermeyen insanlar da ikiye ayrılır. Birinci grupta tersine tutuşanlar, ikinci grupta ise yalancı tutuşanlar vardır. Tersine tutuşanlar bir bakıma birinci gruptakilere benzerler fakat bunlarda istenen değil de istenenin tam tersi davranışlar gelişir. Çünkü inanılmayan, benimsenmeyen hatta nefret edilen sosyal uyaranlar, beyinde daha farklı mikro değişmelere yol açar. Bu olaya da “tersine tutuşma” diyoruz. Yoğun ve sürekli sosyo-kognitif uyaran yağmuruna maruz kalan bazı kimselerde tersine tutuşma görülür. Stalin, tersine sosyo-kognitif tutuşmanın tipik örneklerindendir. Stalin 17 yaşında Ortodoks ilahiyat okuluna gönderilir. Okulda maruz kaldığı sosyal uyaranlar Stalin’de tersine sosyal tutuşmaya sebep olmuş ve nihayet 20 yaşında okulu terk etmiştir. Stalin o yılları kızı Svetlana’ya şöyle yazar: “Kutsal Ruha veya Tanrı’ya bir an bile inanmamış genç bir adam için bitmek bilmeyen dua okumalar ve zorla benimsetilmiş din eğitimi sadece aksi sonuçlar üretebilirdi.” Sosyal tutuşmanın üçüncü şekli “yalancı tutuşma”dır. Yalancı tutuşmada da sosyal uyaranlar vardır. Ancak ne hedeflenen yönde ne de tersi yönde bir tutuşma oluşur. Yalancı tutuşma sergileyen insan davranışını bulunduğu ortama göre değiştirir. Bulunduğu kabın şeklini alır. Bukalemun gibi ortama uyar. Yalancı tutuşanların davranışları gerçek ve içten değildir; yalan ve gösterişten ibarettir. Beyinlerinde ne gibi değişmelerin olduğu şimdilik bilinmemektedir. Sosyal tutuşmaya giden yolu 5 safhaya ayırabiliriz. Normalde insanlar birinci safhada doğarlar. İkinci safhada normal arkadaşlık kardeşlik sevgi ve bağlılığı görülür. Üçüncü safha eş ve evlat sevgisiyle temsil edilir. Dördüncü safha derin tutkuların alanıdır. Nihayet beşinci safha çok derin tutku ve anormal denen davranışların katıdır. Bu safhaları aşağıdaki dizelerle ifade etmek mümkündür:

“Beş Katlı Dünya

İlk katta oturmak çoğunun işi,
İkincide arar kardeş kardeşi,
Üçte görmelisin evladı, eşi,
Dördüncüde dinmez gözünün yaşı,
Son katta can yakar aşkın ateşi.
Hatırla Kerem’i yakan ateşi,
Unutma Mecnun’u yıkan ateşi,
Orada bulundu Ferhat’ın na’şı.
Beşte dara gitti Mansur’un başı…”

Sosyal tutuşma çeşitlerini bir örnekle açıklayabiliriz. Sosyal tutuşmada hedef grup, bir etnik kesime ait bireylerden meydana gelmiş olsun. Hedef gruba, sürekli olarak mensup oldukları etnik kesime haksızlık yapıldığı, sosyal ve kültürel haklarının gasp edildiği ve bunu yapanlardan intikam almak gerektiği, bu maksatla yapılacak şiddet ve terörün meşru olduğu fikri, uzun süre etkili biçimde telkin edilmiş olsun. Çeşitli vasıtalarla sürekli olarak verilen sosyal uyaranları haklı ve doğru bulan insanın beyin hücrelerinde gen ifadesi değişir. Sonra biyokimyasal ve yapısal değişmeler olur. Nihayet davranışı değişir. Yani sosyal tutuşma gerçekleşmiş olur. Tutuşmuş fertlerden oluşan grup; artık şiddet, terör ve intihar eylemleri için hazırdır. Guyana’da Jim Jones Tarikatı’nın 914 üyesi, 1978 yılında liderlerinin isteği üzerine siyanürlü meyve suyu içerek hayatlarına son verdiler. Diğer bir toplu intihar olayında Tanrının On Emri Tarikatı’nın 650 üyesi, liderlerinin telkin ve isteğine inanıp kendilerini yakarak intihar ettiler. FETÖ üyesi asker, kamu görevlisi ve siviller, liderlerinin isteğine uyarak 15 Temmuz 2015’te hükümet darbesi yapmaya kalktılar. Bu hain girişimi kahramanca önleyen millet, 252 şehit ve 2 bin 193 gazi verdi. Maddi ve manevi kayıp ise hesaplanamayacak kadar çok oldu. Aslında FETÖ üyelerinin bu hain girişimi de bir çeşit toplu intihardı.

Diğer taraftan, söz konusu telkine veya problemin çözümü için gösterilen yolun doğruluğuna inanmayan ve telkinleri derin nefretle karşılayan ferdin beyninde de gene mikro seviyede değişiklikler meydana gelir. Ancak ilk örnektekinden farklı olan bu değişiklikler, terörü çözüm olarak gösterenlere ve terörü destekleyenlere karşı şiddetli bir kin ve nefrete yol açar. İşte bu tersine sosyal tutuşmadır. Bir toplumda sosyal tutuşma varsa, tersine sosyal tutuşma da olacaktır. Hem doğruca sosyal tutuşma hem de tersine sosyal tutuşma, toplumda kutuplaşmayı ve ayrışmayı körükleyen olaylardır. Çok zor şartlarda terörle mücadele eden, çatışmalarda yakınlarını yitiren güvenlik güçlerinin, şehit yakınlarının ve terörü kınamak için meydanları dolduran insanların psikolojisini tersine sosyal tutuşma ile açıklayabiliriz. Yalancı sosyal tutuşmada ise nabza göre şerbet verme vardır. Fert bulunduğu ortama göre davranır. Ortama tam uyum sağlamaya çalışır. Ortam gerektiriyorsa terör yanlılarına ve teröristlere yakınmış gibi görünür. Ortam farklı ise terörü, terör yanlılarını kınar, terörizme karşı olduğunu söyler. Böyle bir ferdin davranışı yalancı sosyal tutuşma ile ifade edilebilir. İkiyüzlülüğe sebep olduğu ve kişiliğin gelişmesini engellediği için yalancı tutuşmanın da zararlı olduğunu belirtmek gerekir. Bir toplumda sosyal tutuşmanın yukarıda anlatılan üç ayrı çeşidine de rastlamak mümkündür.

Epigenetik, Sosyal Tutuşma Teorisini Desteklemektedir

Çevre; beynimizi, beynimiz de davranışlarımızı sürekli olarak etkiler. Çevre ile beyin ve beyin ile vücut ilişkisini etkileyen faktörlerin bir kısmı kalıtım materyali (DNA) ile ilgilidir. Genetik yapı ve onun ürünü olan proteinler, söz konusu ilişkiyi düzenleyen temel aktörlerdir. İnsanın kişiliğini, davranışını, tepkilerini ve kim olduğunu belirleyen; genetik yapı ile çevre ve eğitimdir. Kişiliğin oluşmasında genetik yapı ile çevrenin her birinin yaklaşık yüzde elli oranında etkili olduğu kabul edilir. Yani kişilik ne tamamen genetik yapının ne de sadece çevrenin ürünüdür. Kişilik, her ikisinin ortak etki ve etkileşimi sonunda oluşmaktadır. İnsanlar arasındaki davranış çeşitliliğini sadece genetik yapıyla açıklamak mümkün değildir. Sosyal, çevresel ve gelişmeyle ilgili faktörler davranışı doğrudan veya dolaylı olarak etkilerler. Doğrudan etki, uyaran-yanıt ilişkisi şeklinde ortaya çıkarken dolaylı etkiyi, gen ifadesi ve sonuçta sinir hücrelerinin fonksiyonunda zamanla meydana gelen değişmeler belirler. Yani genler hayatımızı sadece kalıtım yoluyla etkilemekle kalmaz, ömür boyu öğrendiklerimiz de genetik yapıyı yeniden düzenleyerek davranışımızın oluşmasını ve değişmesini sağlar. Beynin fonksiyonunu etkileyen çok sayıda faktör vardır. Stres, egzersiz ve öğrendiğimiz yeni şeyler bu faktörlerdendir. Sinir hücreleri dâhil her hücrenin çekirdeğinde kromozomlar bulunur. Bir kromozomda çok sayıda gen vardır. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler, esas olarak deoksiribonükleik asitten (DNA) ibarettir. Ancak bir genin görev yapabilmesi için ribozomal ribonükleik asit (rRNA) ile taşıyıcı ribonükleik asit (tTRN) denen iki moleküle ihtiyaç vardır. Bu iki molekül, genin yapısını tamamlar. Watson ve Crick 1953 yılında DNA’nın çift sarmal yapısını aydınlattılar. Canlıların karakterleriyle ilgili bilgi, DNA üzerinde yazılıdır. Buna genetik enformasyon veya genetik şifre denir. Genetik bilginin yazılmasında kullanılan alfabenin sadece 4 harfi vardır. Bunlar adenin, guanin, sitozin ve timin denen moleküllerdir. DNA’nın özel bağlarla birbirine bağlı iki ipliği birbirinin tamamlayıcısıdır. İpliklerdeki bazlar genetik şifreyi yaparlar. Ardı ardına gelen üç baz bir şifre anlamına gelir. Hücre içinde sentezlenecek protein molekülündeki amino asitlerin diziliş sırasını üçlü şifreler belirler. DNA’nın iki önemli görevi vardır. Birincisi kendisini eşlemesi yani replikasyon. İkincisi de ribonükleik asit (RNA) sentezi yapmasıdır. İkincisine kopyalama transkripsiyon görevi denir. Transkripsiyon yoluyla DNA’dan alınan bilgi RNA’ya aktarılmakta ve bu bilgi RNA tarafından protein sentezinde kullanılmaktadır. RNA’nın taşıdığı şifreye göre protein üretilmesine de tercüme translasyon adı verilir. Çevre şartlarına aşırı ölçüde duyarlı olan genler hem kalıtımla geçen bilgiyi taşırlar hem de vücutta sürekli olarak sentezlenen proteinlerin amino asit sırasını tayin ederler. Uzun yıllar insanın kişiliğinin sadece DNA tarafından belirlendiği sanıldı. İnsanın büyümesi ve gelişmesi için gereken bilginin genetik materyalde bulunduğu doğrudur. Ancak daha sonraları bütün hikâyenin bundan ibaret olmadığı anlaşıldı. Kısa bir süre öncesine kadar bilim adamları insanda iki yüz bin kadar gen olduğunu düşünmekteydiler. Fakat İnsan Genomu Projesi kapsamındaki çalışmalar 1999 yılında insandaki gen sayısının otuz bin kadar olduğunu gösterdi. Bu sayı sonraki yıllarda yapılan araştırmalarla daha da azaltıldı ve yirmi bine kadar indi. Bugün bir tavukta ve farede yirmi beş bin kadar gen olduğu tespit edilmiştir. Bu çok şaşırtıcı bir sonuç olmuştur. Çünkü önceleri bilim adamları insanın karmaşık yapısını gen sayısının çokluğu ile açıklamışlardı.

Çevre Gen İfadesini Değiştirebilir

İnsan vücudunda yaklaşık olarak 50 trilyon hücre bulunmaktadır. Vücudunuzdaki her hücre, aynı DNA’yı paylaşır. Buna rağmen bir beyin hücresi, bir böbrek hücresinden çok farklı görevler yapmaktadır. Bu farklılaşmanın temel sebebi, bir hücrenin bulunduğu ortamın diğer hücreninkinden farklı olmasıdır. Hücreler farklı ortamlarda farklı uyaranların etkisindedir. Bu etkiler, farklı genlerin açılmasına veya kapanmasına neden olur. Gen zincirinde değişiklik olmadığı halde, genin ifadesinde (ekspresyon), yani iş yapmasında ve susmasında görülen farklılıklar epigenetik olarak tanımlanmaktadır. Epigenetik terimini ilk olarak 1942’de Waddigton kullandı. Gen ifadesini (ekspresyon) değiştiren üç önemli epigenetik sistem vardır: DNA metilasyonu, histon modifikasyonu ve RNA ile ilişkili susturma. DNA metilasyonu, DNA’nın belli noktalarına bir metil grubunun bağlanmasıyla gerçekleşir. Metilasyon, bir kimyasal bileşiğe bir metil grubunun (CH3) bağlanmasıdır. DNA’da sitozin-fosfat-guanin (CpG) bölgelerinde metilasyon sonucu sitozinden 5-metil sitozin (Me-CpG) oluşur. Reaksiyonu, DNA metiltransferaz katalizler. Demetilazlar reaksiyonu geri döndürür. CpG adalarının metilasyon oranı gen ifadesini etkiler. Agouti (Avy) geni üzerine yapılan çalışmalar, çevrenin etkisini açıklayan tipik bir örnek olmuştur. Bu, farede deri ve tüy rengini belirleyen genlerden birisidir. Eğer gende metilasyon olmaz veya çok az olursa fare sarı renkli olur. Bu fareler obez olur, diyabet ve kanser gibi hastalıklar sık rastlanır. Eğer gende hipermetilasyon olursa, fare kahverengi ve sağlıklı olur. İşte bu örnekte görüldüğü gibi gen aynıdır fakat metilasyon farkı vardır. Araştırıcılar (Dolinoy ve ark.) agouti geni taşıyan fareleri B vitaminince zengin besinle beslediklerinde, sonraki döllerde obez-hasta farelerin oluşmadığını buldular. Yani B vitamini agouti genini susturmaktadır ki bu bulgu besin gibi çevre faktörlerinin genlerin çalışmasına veya susmasına sebep olabileceğini gösterir. Histon modifikasyonu, histonlarda oluşan asetilasyon, metilasyon ve fosforilasyon gibi olaylardır. Üçüncü sistem mikro RNA’nın genler üzerine susturucu etkisi yoluyla çalışır. Kısaca belirtilen ve normal hücresel işleyişin bir parçası olan epigenetik olayların bozulması, davranışın değişmesine veya genetik hastalıklara neden olabilir. Yani belirtilen üç sistem bir denge içinde çalışmalıdır. Mesela metilasyonun normalden az olması da çok olması da dengeyi bozarak bir hastalığa veya normal dışı bir davranışa yol açabilir.

Epigenetiğin yanında uzun süreli potansiyasyon (LTP) da sosyo-kognitif tutuşmanın bazı özelliklerini ve oluşumunu açıklayabilir. LTP özellikle hipokampusta ve beynin çeşitli bölgelerinde tespit edilen ve uyarıcı sinapsları güçlendiren bir mekanizmadır. Posttetanik potansiyasyon (PTP) denen olay, omurilikte yaygın olarak görülür. Ancak kedide yaptığımız çalışmalara göre omurilikteki PTP’nin süresi yaklaşık 45 saniye kadardır. Halbuki hipokampusta görülen LTP haftalar, aylar ve hatta yıllar boyu süren bir güçlenme-güçlendirme olayıdır. İlk kez Bliss ve Lomo (1973) tarafından tanımlandı. Daha sonra Abraham ve arkadaşları ile Malinow ve arkadaşları bu konuda ileri araştırmalar yaptılar. Öğrenme ve bellek için önemli olan bu mekanizma tutkulu davranışların oluşmasında da etkili olabilir. Yakın zamana kadar insan beyninin sadece kritik gelişme döneminde plastisite gösterdiği sanılıyordu. Ancak son çalışmalar, beynin çevre şartlarına bağlı olarak hayat boyu yapısal ve fonksiyonel bakımlardan değiştiği ve yeni ortama uyum gösterebildiğini ortaya koydu. Manyetik rezonans, pozitron emisyon tomografisi ve magnetoensefalografi insan beyninde in vivo olarak araştırma imkânı veren önemli, invasif olmayan tekniklerdir. Yüksek spasyel çözünürlüğü ve invasıf olmayışı sebebiyle MRI beyinde yapı-fonksiyon ilişkilerini ve beynin plastik özelliklerini araştırmada tercih edilen bir yöntem olmuştur. Eğitim ve her türlü deneyim sonucu beynin yapısında oluşan değişikliklerin ve özellikle gri cevherdeki artışın muhtemel sebepleri şöyle sıralanabilir: Gen ifadesinde değişme, protein sentezinin etkilenmesi, hücre hacminin artması, yeni nöron ve glia üretimi, dendrit yoğunluğunda artış, sinaps sayısı ve yoğunluğunun artması, kan akımında ve dokular arsı sıvıda artış. Tutuşmuş fertleri ve tutuşmuş fertlerden oluşan toplumu tedavi etmek mümkün müdür? Teorik olarak mümkündür. Ancak hem uzun zamana hem de yeni ve zıt bir tutuşmaya ihtiyaç vardır. Örneğin aşkla ilgili bir tutuşma ancak başka bir aşkla önlenebilir. Bu kural terör ve diğer normal dışı davranışların tedavisi için de geçerlidir. Diyanet İşleri Başkanlığı “Kendi Dilinden FETÖ: Örgütlü Bir Din İstismarı” başlıklı araştırmasını 2017’de değil de darbe teşebbüsünden yıllar önce yayınlayıp topluma mal edebilseydi, FETÖ’ye inanan, yani FETÖ aşkıyla tutuşan insan sayısı çok daha az olabilirdi. İnsanın davranışlarını, beyin yönetir. Beyin iç ve dış çevreden aldığı bilgilere ve uyaranlara göre çalışır. Davranışlar önemli ölçüde bu uyaranların eseridir. Beyin yapısı ve beyin fonksiyonları bakımından normal insan ile terörist arasında, darbeci beyin ile normal beyin arasında ve özetle tutuşmuş beyin ile normal beyin arasında hem yapısal hem de fonksiyonel farklar olmalıdır. Bu farkların oluşmasında, sürekli olan ve derin ilgi duyulan sosyo-kognitif uyaranların çok önemli rolü vardır. Yapılacak yeni nörobiyolojik, beyin görüntüleme ve epigenetik çalışmaların sosyal tutuşma teorisini daha ileri ölçüde destekleyeceği düşünülmektedir.

Kaynaklar

Abraham, W. C., B. Logan, J. M. Greenwood and M. Dragunow (2002) Induction and Experience-Dependent Consolidation of Stable Long-Term Potentiation Lasting Months in The Hippocampus. J. Neurosci. 22:9626-9634.

Bliss, T.V.P. and T. Lomo (1973) Long-Lasting Potentiation of Synaptic Transmission in The Dentate Area of The Anaesthetized Rabbit Following Stimulation of The Perforant Path. J. Physiol. 232: 331-356.

Diyanet İşleri Başkanlığı: Kendi Dilinden FETÖ: Örgütlü Bir Din İstismarı. Ankara, 2017.

Dolinoy, DC., Huang, D., and Jirtle, RL. Maternal Nutrient Supplementation Counteracts Bisphenol A-Induced DNA Hypomethylation in Early Development. PNAS, 104 (32) 13056-13061, 2007. 

https://www.aa.com.tr/uploads/TempUserFiles/haber/2017/07/KENDI-DILINDEN-FETO-20170725son.pdf (Erişim Tarihi: 10.10.2019)

Karakurt, M.D., Kocacan, S.E., Marangoz, C. The Effect of Nitrendipine and Levetiracetam in Pentylenetetrazole Kindled Rats. International Journal of Neuroscience Research.

Kocacan, S., Sefil, F., Elibol, E., Altunkaynak, B.Z., Acar, M.D., Bağırıcı, F., Marangoz, C., Kaplan, S.: Seizures With Pentylenetetrazol Kindling Cause A Decrease in The Number Of Pyramidal Neurons in The Rat Hippocampus. Analytıcal and Quantıtatıve Cytopathology and Hıstopathology, 38(5): 295-300, 2016.

Malinow, R., H. Schulman and R. W. Tsien (1989) Inhibition of postsynaptic PKC or CaMKII Blocks Induction but not Expression of LTP. Science 245: 862-866.

Marangoz, C.: Sosyo-Kognitif Tutuşmanın Düşünce ve Davranış Kalıplarına Etkisi, “Düşünce ve Gelenek, s. 472, 2016.

Marangoz, C.: Terörün Nörobiyolojisi. Gençleri Terörden Koruma Çalıştayı, İnönü Üniversitesi, Malatya, 20-21 Mart, 2009.

Marangoz, C.: Deneysel Epilepsi Modelleri. O.M.Ü. Tıp Dergisi, 14: 147-186, l997.

Marangoz, C.: Sosyal Tutuşma: İnsanın Bazı Davranışlarını Açıklayan Yeni ve Bütüncül Bir Teori, Konferans, (Social Kindling: A New and Unifying Theory to Explain Some Human Behaviors) 9. Ulusal Sinirbilimleri Kongresi - 9th National Neuroscience Congress, 13-17 Nisan 2010-April 13‐17, Yeditepe Üniversitesi‐İstanbul, 2010.

May, A.: Experience-Dependent Structural Plasticity in The Adult Human Brain. Trends in Cognitive Sciences xx 1-8, 2011.

Robins, R.S., Post, J.M.: Politik Paranoya: Nefretin Psikopolitiği. Çeviri, İ. Kurmuş Doğan Kitapçılık, İstanbul, 1977.

Tan, Ü., Ağar, A., Marangoz, C.: Decreased Post-Tetanic Potentiation of Monosynaptic Reflexes by Simultaneous Tetanization of Antagonist Nerves. Experimental Brain Research, 31(4),499-510, 1978.

SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi Haziran, Temmuz, Ağustos, 2020 tarihli 55. sayıda sayfa 98-103’de yayımlanmıştır

2 EYLÜL 2020
Bu yazı 718 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?