Köşe Yazıları

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

Orta öğrenimini Özel Darüşşafaka Lisesinde tamamladı. 1985 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’ni ve aynı fakültede 1991 yılında çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlık eğitimini bitirdi. 1993-2003 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi’nde, 2003-2005 yıllarında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yaptı. 1996’da doçent, 2003’te profesör oldu. 2010 yılında iş idaresi master programını ve sağlık kurumları yöneticiliği programını tamamladı. 2005-2015 arasında Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Eğitim Sorumlusu ve Başhekim olarak görev yaptı. 2008 -2013 yılları arasında Tıpta Uzmanlık Kurulu (TUK) üyeliği görevinde bulunan olan Dr. Ovalı halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi olup aynı zamanda Rektör Yardımcılığı görevini de sürdürmektedir. Dr. Ovalı’nın ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış 200’den fazla makalesi, editörlüğünü yaptığı 10’dan fazla tıp kitabı ve 1 kısa film senaryosu mevcuttur.

Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Erken doğan bebeklerde sağkalım

Normal bir gebelik 40 hafta (280 gün) sürer. 37. haftasını tamamlamadan, erken doğan bebeklere ise prematüre adı verilir. Bebek ne kadar erken doğarsa, yaşam olasılığı da o kadar azalır. Günümüzün gelişen teknolojileri ile 23 gebelik haftasından itibaren doğan bebeklerin yaşatılabilmeleri mümkün olmuştur. Ancak bu sefer de, yaşayan bebeklerde ileri dönemlerde ortaya çıkan çeşitli hastalık ve sakatlıklar, bu bebeklerle ilgili etik sorunları gündeme getirmiştir.

Hayat boyu ağır sakatlıklar ile yaşayacak olan bir bebeği, yenidoğan döneminde yaşatmak ne kadar uygundur? Sağlık hizmetlerine bütçeden ayrılan payın kısıtlı olduğu da göz önüne alınırsa, bu bebeklere uygulanan yoğun bakım tedavilerinin yüksek maliyetinin bütçeden karşılanması doğru mudur? Aynı paralar, koruyucu hekimlik alanına, örneğin daha fazla bebeğin aşılanmasına kaydırılsa, toplumsal açıdan daha faydalı bir iş yapılmış olacağı öne sürülebilir.

Bu sorular ve sorunlar, yalnızca ülkemizde değil, gelişmiş Batı ülkelerinde de güncelliğini korumaktadır. Şimdiye kadar, ABD’de yoğun tedaviler ile yaşatılabilmiş birkaç tane 22 haftalık bebek mevcuttur. Şimdiye kadar yaşatılabilen en küçük bebek 265 gram ağırlığında olmasına karşın bu bebeğin gebelik haftası 24 haftadır.  İngiltere’de ise yaşatılabilen 22 haftalık bebek yoktur. İngiltere’de son 5 yılda, önceki 5 yıla kıyasla, yaşatılabilen 24 ve 25 haftalık bebeklerin sayısında bir artış olmasına karşılık, 23 hafta ve altında doğan bebeklerin yaşatılabilme oranlarında bir değişiklik meydana gelmemiştir.

İngiltere’de mevcut yasalara göre, kürtajın üst sınırı 24 haftadır ve bu sınırı indirme önerileri geçtiğimiz günlerde Lordlar  kamarasında reddedilmiştir. Daha öncesinde ise, 1990 yılında kürtaj için yaş sınırı 28 haftadan 24 haftaya indirilmiştir. İtalya’da ise, halen 28 haftanın altında doğan bebeklerin ölüm oranlarının yüksek olduğu göz önüne alınarak, ailelere fazla ümit verilmemesi önerilmektedir. Ülkemizde isteğe bağlı kürtaj sınırı 20 hafta olarak kabul edilmiştir ancak bu sınır, kanımca yaşama olasılığını göz önüne alan bir sınır değil, daha “ampirik” ve “ön kabullere dayanan” bir sınırdır.

Kabul etmek gerekir ki, kürtaj sınırını etkileyen tek faktör, bebeğin yaşayabilme yeteneği değildir. Kişilerin ve toplumların inançları, kabulleri ve bebeği kabullenme durumları, bu kararın verilmesinde etkili olmaktadır. Anne karnında yaşamın ne zaman başladığı ve hangi bebeklerin “canlı” kabul edilebileceği ise tamamen ayrı bir tartışma konusudur.

Aslında prematüre bebeklerin yaşama olasılıklarını etkileyen tek faktör de, gebelik yaşı değildir. Bebeğin cinsiyeti (kızlar daha şanslıdır), anneye doğumdan önce steroid verilip verilmemesi (steroidler, bebekte akciğer, beyin ve bağırsak gelişimini olumlu yönde etkilemekte ve doğumdan sonra bu organlara bağlı hasarlara daha az sıklıkla rastlanmaktadır), tek ve çoğul doğum olması (çoğul doğumlarda bebeğin kaybedilme riski daha yüksektir) ve doğum ağırlığı (bu ağırlık ne kadar fazla ise, yaşam şansı da o kadar fazla olmaktadır) bebeklerin  yaşama oranlarını etkilemektedir.

Yaşamın para ile ölçülmesi elbette kabul edilemez. Ancak kamu otoritesi ve sağlık sigorta kuruluşları açısından kaynakların verimli kullanılması da daima göz önünde bulundurulan bir husustur. Ayrıca ülkemizin genel sağlık düzeyinin yükseltilmesi ve bebek ölümlerinin azaltılması isteniyorsa, tüm doğumların çok küçük bir kısmını oluşturan bu grup bebeklerin yerine, daha büyük grupları oluşturan daha büyük bebeklere “yatırım yapılması” ve bu bebeklerin gerek erken ve geç dönemdeki ölümlerinin önlenmesi, gerekse de daha sağlıklı bir hayat sürmeleri sağlanarak, hayatları boyunca sigorta sisteminin onlara harcayacağı meblağın minimumda tutulması (koruyucu sağlık hizmetlerinin verilmesi) düşünülebilir. Bu koşullar altında sağlık otoritemizin, yenidoğan hizmetleri konusundaki stratejik planlarını gözden geçirmesi ve ulusal protokollerin oluşturulması yararlı olmaz mı?

Bu yazı 2461 kez okundu

Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?