Söyleşiler

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

Arslan Terzioğlu: Türkiye için bir Hastane Planlama Enstitüsü şart

Türkiye’de hastane mimarisi dalında uzmanlaşan ve bunun için hem mimarlık mühendislik tahsili hem de tıp eğitimi alan bir isim. Deontoloji ve tıp tarihi deyince ise Türkiye’deki en yetkili ağızlardan biri. Yaptığı işler, akademik kariyeri ile bu üç dalda da hani işin ‘pirî” derler ya; öyle bir isim: Prof. Dr. Arslan Terzioğlu…

Terzioğlu’nla sohbet için gittiğimiz İstanbul Üniversitesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı’nın Bayrampaşa’daki binası ise tam da konuşmayı planladıklarımız için seçilebilecek en uygun mekândı: Buram buram tarih kokan, insanın mimari deyince gözünde canlanan yüksek tavanlı, geniş ahşap merdivenli nostaljik bir bina, kitaplar ve resimlerle dolu bir oda; hocanın odasının altında bir müze… Arslan hocanın bilgisi, hafızası, sohbeti ile de tam bir keyif haline gelen bir sohbet… Aslan Terzioğlu ile yaptığımz bu zevkli sohbetten inanıyoruz ki sizden bizim kadar zevk alacak ve bir o kadar da faydalanacaksınız…

Yasemin K. Şahinkaya: Öncelikle sizin uzmanlık alanlarınızdan biri olan hastane mimarisi hakkında biraz bilgi almak istiyoruz. Türkiye’de mimarlık fakültelerinde böyle bir bölüm var mıdır? Yoksa olmalı mıdır? Geçmişten günümüz hastane yapısında, hastane mimarisinin ne gibi farklılıklar yarattı ya da yaratacaktır?

Ben 56 yılında tahsil için Almanya’ya gittim orada mimarlık- mühendislik ve tıp tahsili yaptım. Hekim olarak sadece stajımı yaptım o kadar. Hastane planlayıcısı olarak çalıştım. Prof. Poelzig ile beraber. Onun yanında yaptım doktora tezim de psikiyatrik hastanelerin gelişimi ile ilgiliydi. Sonra orada hastanelerde ameliyathanelerin planlanmasıyla üzerine sonradan profesör olan doktora tezimi Modern Hastane inşaatında ameliyathanelerin planlanması adı altındakini tercüme ettim ve daha ikinci doktoramı tamamlamadan 1966’da sağlık bakanlığı bastırdı. Ve o kitap Türkiye’de ilk defa hastane inşatları ve planlanmasıyla ilgili bir kitaptır. Ben hastane planlayıcısı olarak kalmadım, özellikle hastane tarihi üzerine yoğunlaştım. Benim hocam Prof. Görke hem yönetici hem tıp tarihçisi hem hastane planlayıcısı olduğu için (o yaşıyor hâlâ) onunla ben kaldık.

Akif Tan: Hocam, hastane planlaması veya hastane mimarisi biraz daha özgün bir meslek oluyor herhalde. Dolayısı ile bu tandansta insan sayısı da az herhalde....

Hastane mimarisinde dünya çapında iki ekol isim vardır: Prof. Poelzing ve Prof. Wischer. Modern hastane planlamasının iki büyük öncüsü. Ben onların öğrencisiyim. Prof. Peter Poelzig ve onun ekolünde yetişen Prof. Wicsher (ki kendisini Haziran ayında kaybettik) ile beraber, burada Hastane Planlaması Enstitüsü kurmaya çalışıyorduk. Onunki Berlin’de mimarlık fakültesindeydi, burada tıp fakültesi bünyesinde kurmak istiyorduk. Çünkü Düseldorf da tıp fakültesine bağlı böyle hastane planlama enstitüsü vardı. Onun için biz Wischer’le beraber bir sempozyum yaptık. Önce İstanbul’da, sonra 1984’de Berlin’de. Sonra sempozyumun bildirilerini Wischer kitap olarak yayınladı: Metropol İstanbul’un hastane planlamasının problemleri diye… Bunu gerçekleştirebilmek için İstanbul Üniversitesi ve Berlin Teknik Üniversitesi arasında işbirliği antlaşması yaptık. O anlaşmanın neticesinde bunu gerçekleştirecektik. Fakat olmadı, YÖK böyle bir şeye lüzum olmadığına karar verdi. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan onaylandı, ancak sonradan tamamen rafa kalktı. Uzun lafın kısası bir burada kuramadık. Sadece bir kitap çıkarabildik bu konuda.
Bu kurum olsaydı, depremde bu kadar çok hasar olmayacaktı hastanelerde. Bu girişim atıl kaldı.

(A. T.) Türkiye’de çok fazla hastane yapılıyor şu sıralar bilhassa özel sektörde. Çeşitli ekollerde hastane mimarisi var, bu konuda sizin görüşünüz nedir?

2000’li yıllarda Prof. Wischer ile birlikte bazı Devlet hastanelerinin yeniden yapılması ile ilgili planlamalarını yaptık ama maliyetlerin yüksekliği veya bazen siyasi iktidarın yeterince destek vermemesi nedeni ile bu projeleri hayat geçiremedik. Prof. Wischer'in vefatı da bu tür projeleri olumsuz etkiledi.

Prof. Wicsher’in Antalya’da ve Erzurum’da hastane yapma projesi de atıl kaldı. Şimdi işin garip tarafı; 3. bir proje vardı. Bizim dekanımız Mustafa Keçe Çapa’daki İstanbul Tıp Fakültesi’nin yerleşimini hazırlıyordu. Konuşmalar sırasında Wicsher vefat etti. Ancak ortakları ‘rahmetli hocamızın vasiyeti üzerine eğer projeyi bize verirlerse seve seve yaparız. Çünkü hocamızın vasiyeti olarak kabul ediyoruz” dediler. Biz de Wicsher gibi dünyaca ünlü, dünyanın peşinden koştuğu bir ismin üç projesi de atıl kaldı yani…

(A. T.) Hocam İstanbul Üniversitesi taşınıyor zaten bildiğim kadarıyla...

Hayır efendim. Öğretim üyelerinin yüzde 98’i hayır dedi bu duruma. Böyle bir oran söz konusuyken taşınma gerçekleşebilir mi? Taşınmama sebebi de şu: Olimpiyat stadyumunun orada bilmem ne kadar arazı verilecekmiş. Hasta oradaki hastaneye nasıl gidebilir ki? Futbol seyretmeye gitmiyor insanlar. Sonra Halkalı’da bir yer verme ihtimali ortaya çıktı. Gecekondu muhitiymiş, orası yıkılıp edilene kadar mümkün değil hastane olması.
Sağlık Bakanlığı’na olan tenkidim bakî. Çünkü Antalya ve Erzurum’a yapılmayan hastaneler, Türkiye için büyük kayıptır. Bu konuda Antalya Tıp Fakültesi gözü açıklık etmiş, Japonlara 600 yataklı bir klinik yaptırmışlar. İstanbul’da yok. Buradaki pek çok hastaneden daha lüks.

(Y. K. Ş.) Sizin halihazırda planladığınız bir proje var mı?

Son yıllarda geriatrik bakım önem kazanıyor. Avrupa’da da Amerika’da orta yaş üstü insan sayısı fazla. Onun için senior recidans (!) dedikleri yani senyorlar için saray gibi yapıların yapılması isteniyor, yapılıyor da. Yaşlıların sayısı ülkemizde de gittikçe artıyor. İnsanlar paralarıyla rezil oluyorlar. Bizim tanıdığımız Darülaceze’nin yerlerine gitmek, daha çok kimsesiz, imkânları olmayanlar için. Ancak maddi durumu iyi olanlar doğru dürüst yaşamak istiyor. Düşkün olarak değil de emekliliğin tadını çıkarmak için isteniyor. Hem devamlı kalacakları hem de bakılacakları yer istiyorlar.
Ben Darülaceze Vakfı’nın ikinci başkanıyım. Bizde de geriatrik bakım önem kazanıyor. İnsanlar annesine babasına bakmıyor, eskisi gibi. Biz de aynı yabancıların senior recidans dedikleri türden bir yer yapıyoruz. Vakıf olarak bizim Yakacık’ta yaptırdığımız, 250 yatağın üstünde kapasitesi olana bir merkez. Belki Vatan Hastane grubu ile birlikte açacağız. İkinci Bahar diye bir huzurevi var onlar da talip oldu. Bakalım! Orada geleceğin Geriatrik Kliniği’ni ve Huzurevini yaptık. Gerçi planlayan mimar başkaydı ama ben de bizzat ilgilendim.

(A. T. ) Huzurevinden mi geriatrik hasta bakım merkezinden mi bahsediyoruz...

Her ikisi artık bir arada oluyor. Bizim Vakıf olarak yaptığımız da bu. Şöyle ki Doğu Almanya’da Mainsler (?) şehrininin yakınlarında Kenvinst’te (?) huzurevi aynı zamanda geriatri merkezi var. Gittik orayı gördük. Bir bahçe içerisine villalar şeklinde yapılmış. Hatta hiç hasta olmayan emekli olmuş biri alıyor villayı, taşınabiliyor. Bütün bakımı, yemek dahil oradan sağlanıyor. Bunun merkezinde bir geriatri merkezi var. Orada da bakıma muhtaç olup kendi kendine yetemeyenlerin kaldığı bir bölüm var. Aynı zamanda kendi kendine yetenlerin kalacağı evlerde de bir düğme var, herhangi bir durumda düğmeye basılıyor, doktor geliyor ve tedavi yapılıyor. Bizim burada yaptığımızda da tıbbi merkez var. Yüzme havuzu, jimnastik salonu, acil ameliyatlar için ameliyathane, bakım ve kontrol laboratuvarları var. Yürüyebilir durumda girmiş de 5 sene sonra yatalak olmuş mesela insanlar için de giriş katında, düz ayak kalınacak yerler planladık. Çünkü tıbbi merkeze gidişi daha kolay. Yani her şey düşünüldü. Avrupa’dakinden daha bile güzel olacak. Bu konuda çok iddialıyız.

Her kat bir sokak gibi, iki sedyenin rahatlıkla geçebileceği kadar geniş, 2 m.’ye 2 m. olarak yapıldı. Giriş ise 8 - 9 m. yükseliğinde. Lüks bir otele girer gibi. Her katta epsilon şeklinde deniz manzaralı buluşma salonu var. Drink barı, masaları Adalar’ı gören bir salon var. Bu salonlar birbirleriyle içiçe olsunlar, yalnızlık hissetmesinler amacıyla tasarlandı.

(A. T. ) Zaman içerisinde nasıl bir gidişat olduğunu söyleyebilirsiniz. Geriatrik merkezler yapılıyor. Hastane mimarisinde daha özgün daha insanı ön planda tutan projeler hayata geçiriliyor. Neredeydik, şimdi neredeyiz?

Hastaneciliğin gelişmesinde bazı evreler var. Ortaçağ’da standart bir hastane tipi var. Bizim İslam hastanelerinde bugünkü hastaneler gibi daha modern bir hava var.

(Y. K. Ş.) Bu ikisini kıyaslamakta fayda var sanırım...

1874 yılında Paris’te 1000 yataklı hastane yanıyor. Yanınca İngiltere’de daha iyi hastaneler var diye oraya gidiyorlar. Paris Bilimler Akademisi Pavyon sistemi bir hastane modeli geliştiriyor. Ancak ihtilal olmasıyla parasızlıktan bu plan tatbik edilemiyor. Kırım Harbi oluyor. İngilizler bize yardıma geliyor, Fransızlar bize yardıma geliyor. Ve bizde Florence Nightingale’in teşviki ile Nightingale’in kaldığı Selimiye Kışlası önüne pavyon sistemi hastaneler kuruluyor. Bir tanesi de sonradan Gülhane olacak hastane. 94 depreminde yıkılınca kurulan hastane, Lider paşa gelince onun yıkıklarında bir kolu üzerine bugünkü Gülhane’yi kuruyor. O dönemde kurulmuş pavyon sistemli hastaneler var.

Pavyon sistemi ilk olarak Türkiye’de kuruluyor. Hasta taşımak için Amerika’dan İngilizlerin kiraladığı gemiler bu pavyon sistemi hastaneyi Amerika’ya götürüyorlar. İngiliz hastaları götürürken, sistemi de götürüyorlar. Amerika’da Kuzey Güney savaşları sırasında kurulan pavyon sistemi hastaneler hep buradaki pavyon sistemine uyarak yapılmış hastanelerdir. Çok sonra Avrupa’ya geliyor bu sistem. Ve işin garibi, ihtilalden önce geliştirilen bu sistem bizim vasıtamızla Kırım Harbi sonrasında Amerika’ya gidiyor.

Pavyon sistemi ne zaman iflas ediyor? Bu sistem için çok büyük arsa lazım. 30’lu yıllarda iktisadi kriz var, arsa pahalı. Onun için mono blok sistemi yani merkezi sistemde yüksek kule şeklinde hastaneler ortaya çıkıyor. Biz tahsil ettiğimizde yani 60’lı yıllarda hep Draytfus (!) sistemi denilen sistem geliştiriliyordu. Yani aşağıda geniş ayak dediğimiz bakım yerlerinin olduğu klinikler geliştiriliyordu. Bizdeki klinikler bu sistemdedir. Bir tane yüksek 20-30 katlı hastane binası, E ya da T şeklinde yapılırsa bu kat sayısı azalıyor. Fakat bu niye mümkün olabildi? Çünkü hospitalismus denilen problemi ortadan kaldıran yani hastane mikroplarını ortadan kaldıran ilaçlar ortaya çıktığı için. Fakat şimdi, aradan 40-50 sene geçince mikroplar imünite kazanıyor, hospitalismus problemi geri geliyor pavyon sistemine geçişin şartları yeniden ortaya çıkıyor. Pavyon sistemine geçişin şartları merkezi sistemdeki hastanelerdeki hastalıkların hastane içerisinde (mikropların) geçişi engellenemiyor. Pavyon sistemi yapıyorlar ki ayrı ayrı, hastane mikropları birbirlerine geçmesin.

(A. T. ) Pavyon sisteminde klinikler ayrı ayrı mı?

Ayrı ayrı. Merkez bir bina var. Onun yanında çeşitli pavyonların yapılması suretiyle vücuda getiriliyor. Pavyon sistemi birbirinden ayrı ünitelerden oluşuyor. Maksat hospitalismus denilen hastane mikroplarını önlemek. Şimdi bu çeşitli antibiyotiklerle hastane içindeki mikroplar önlendiğinde 30’lu yıllardan sonra başlayan merkezi sistem 60’lı yıllarda çok genişliyor, bugünlere kadar geldi. Yalnız tekrar pavyon sistemine gidiyor. Sebebi şu Dünya Sağlık Teşkilatı diyor ki, hospitalismus tehlikesi yeniden gündemdedir. Onun için 600 yataktan fazla hastane yapmayacaksın.

İkinci bir etken organ nakli cerrahisinin gelişmesi... Organ nakli cerrahisi öyle gelişiyor ki post operatif ameliyat sonrasında bile hastanın steril bir yerde olması lazım. Ziyaretçilerini görmemesi lazım. Onun için Edinburg’ta bir klinik geliştiriliyor, pavyon olarak. Sadece organ nakli için bir klinik. Ve düşünebiliyor musunuz, 75’teki cerrahi giriş dersinde ben bunu anlattım. Organ nakli olduğu için, organ nakli yapan kliniklerin ayrı bir klinik olarak, bir pavyon olarak ayrı olması lazım. Bizde en güzel pavyon sistemi hastane Şişli Etfal hastanesiydi. Ama bir saat kulesinden başka bir şey bırakmadık. Her şeyi berbat ettik. Onun üzerinde 100. yıl kitabını çıkardık Engin Seber’le beraber... Şimdi demek ki trend tekrar hospitalismus problemini önlemek için povyon sistemine dönüş. Yani en fazla 600 yataklı klinikler yapılması ve hastanelerin pavyon şekilde yapılması. Çünkü artık hastane enfeksiyonlarını önleyemiyorsunuz. Mikroplar rezistans kazanmış.

(A. T.) Müslüman bir ülke olmasından dolayı hastanelerde bir farklılık var demiştiniz, bu farklılıklar neler acaba?

Ortaçağda din adamları ve rahibeler bu işi yapıyorlar. Bizde ise hocalar bu işe karışmıyor. Dini bir şekilde rahibeler gibi bakan bir hemşire sistemi yok. Bizdeki hastanelerde tamamen sivil kimseler tarafından bakım yapılıyor. Ha, öldüğünde dua yapılıyor; o ayrı bir konu.
Bizdeki hasta yatağı başında tedavi de Nurettin Hastanesi’nde (1154’de yapılmış, Şam’da hâlâ ayakta duran bir Selçuklu hastanesidir.) ortaya çıkıyor. Hatta o kadar gelişmiş ki, hasta bakımı tedavi, küçük kan dolaşımını keşfediyor İlm-i Elnefis. Bu sonradan 19. y.y.’da başlıyor hıristiyan aleminde hasta yatağı başında tedavi. Aynı yıllarda Batı’da manastır hastaneleri var. Hıristiyanlar ilk çıktığı senelerde Sina adasında ilk olarak bir papaz bir manastır kuruyor ve hastalara bakıyor. Sonra Kayseri’nin ortodoks piskoposu, gidip orada görüp ilk hasta bakılan manastırları Kayseri’de kuruyor. Bu manastır sistemi hastanede rahibeler bakıyor hastalara. Bu sistem Batı Roma’ya geçiyor. Bu sistem 1870’lı yıllarda Paris’teki Hotel Dio’nun yanışına kadar devam ediyor. Bizimkinde bir kere hasta bakım sistemi tamamen sivil kimseler, hekim her şeyden sorumlu13. yy’de yazılan hekimlerin tarihi isimli eserde, bu Nurettin Hastanesindeki H. Ahvar’ın nasıl hastaneyi geldiği, hastaları nasıl ziyaret ettiğini anlatıyor.

(A. T.) Nurettin Hastanesi Hastane mimarisinde ve hastane kullanımında farklı bir ekol anladığım kadarıyla… Biraz bu hastaneden bahsedebilir misiniz?

1154’teki Nurettin Hastanesi İbn-i Sina’nın ilk olarak orada şerhi yapılmış, o planı var. Kültürden gelen bir farklılık var yani... Osmanlı’nın en büyük şeyi, Selçuklulular’da 4 eyvanlı hastane bu Şam’daki hastane. H. Ahvar’ın ziyareti için şöyle diyor: Şu dört köşede hasta koğuşları, ki bu koğuşlardan biri zaten kadınlara ait. Ameliyathane, bir tarafta iyileşmekte olan hastaların hem güneşlendiği hem bakıldığı bir bölüm. Ortadaki havuz ise yazın serinliği sağlıyor. Anlatıyor: “Gelir” diyor Ahvar, yanında talebeleriyle… Anlattığı 13. yy. Önce hasta koğuşlarına gider, hastaları ziyaret eder. Bugünkü gibi. Hastalık hikayelerini dinler ve yiyecekleri yemekleri ve ilaçlarının direktiflerini verir. Ondan sonra saraydakileri tedavi etmek için gider. Onların kontrolünü yapar gelir, girişin karşısındaki ameliyathanede, öğleden önce ameliyatlar yapılır, öğleden sonra ders verirdi diyor.

Ders de şöyle: 1. 2. 3. 4. sınıflar arka arkaya oturuyorlar. Birisi soru sorduğunda bir arkadakine, o bilemezse bir arkadakine sonram suretiyle herkesin bilgilerini taze tutmayı amaçlıyor. Şimdi orada bir hastalık vakasını alır. Bugün şu hastayı gördük. Bu hastaya Hipokrat şu teşhisi koyar, şu ilacı verirdi. El Razi şunu verirdi, İbni Sina şu verirdi. Ama ben bunu veriyorum derdi deniliyor. Görüyoruz ki mukayeseli bir teşhis, hastalık hikayesine göre ve o teşhise göre de bir tedavi uygulanıyor. Ama birine takılmadan mukayeseli olarak. Buradaki dersini verdikten sonra da çeker giderdi diyor özel muayenehanesine yahut özel yerde ders vermek için. Bugünkü gibi.
Burada onun talebesi ilm-i el Nefis iyi bir hekimmiş, gale ve İbni Sina’nın dediğinin aksine sağ ventirkuruz ile sol ventirkuruz arasında bir dehliz denilen yerden kanın geçmeyeceğini, akciğerleri dolaşarak gittiğini söylüyor ki, küçük kan dolaşımını keşfediyor.
Hasta getirilir, anestesi yapılır. Neyle? Ademotu vb. bir takım otlar ve afyonun karışımından oluşan bir solüsyon süngerle ansetezi yapılır. 3. Haçlı seferleriyle 14. y.y.’da Şam’a gelen doktorlar bu anestezi sistemini görüp, öğrenip Batıda kullanılmasına ön ayak olmuşlar.

19. y.y.’da bir tıp talebesi Berlin’de yaptığı “Anestezi’nin gelişmesi” isimli doktora tezinde bunları yazıyor. Anestezi bile bizden geçmiştir. Kan dolaşımının tarifi ise şöyle ortaya çıkmış. 1924’lü yıllarda hem mühendis hem de tıp tahsili yapmış bir Mısırlı talebe, hocasının İbni El Nefis üzerine doktora yapması konusunda yüreklendirmesi sonucunda yaptığı araştırmalarda ortaya çıkıyor. Adam doktorayı hazırlarken görülüyor ki İbni El Nefis küçük kan dolaşımını keşfetmiş.

(Y.K.Ş) Osmanlı İmparatorluğu’nda durum nedir?

Osmanlı hep küçük görülür. Ama Osmanlı, hep ileriye bakmıştır. Pavyon sistemi hastaneyi almış, Gülhane’yi kurmuş, en yeni sistemleri getirmeye çalışmış. İşin garibi bugün her sokak başında 2-3 tane eczane vardır. İlk 1870’lerde yapılan eczacılık nizamnamesinde Osmanlılar’ın her 600 - 700 m.’de bir eczane olabiliyormuş. Sonra bir eczanenin nasıl olacağı bile da tarif etmiş. Şimdi pıtrak gibi eczane var. Hiçbir şeyin nizamnamesi yok, olanlara da uyulmuyor zaten!

(A. T. ) Sağlık sisteminde özel sektörün baskın bir güç haline gelmesinin hastalığı, hastaları metalaştıracağı görüşünü doğurdu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Etik olarak bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Avrupa Birliğine gireceğiz diyoruz. Avrupa Birliği’nde esas değerler ne? Sosyal devlet demek şu: Sosyal demokratik bir cumhuriyet. O zaman devlet yaşlısı genci, fakiri, zengini hepsine yardım etmek zorunda. Her şeyi devredebilir devlet ama bir sosyal devletse sağlık hizmetlerini devredemez, hepsini devredemez. Bu demokrasi ile bağdaşmaz, sosyal devlet kavramı ile bağdaşmaz. Biz demokrasiyi, sosyal devlet kavramını benimsemişsek bundan vazgeçemeyiz. Özel sektör bu işi de yapabilir ama devletin hizmetinin tamamen ortadan kalkması söz konusu değildir. Siz çalışıyorsunuz sizden para kesiliyor, hastalık sigortası. Hastalık sigortası ödemek mecburiyetindeniz. İster devlette, ister özelde çalışın.

Geriatri meselesi ile ilgili gittiğimizde sorduk, oradaki hasta veya sağlıklı yaşlı kimsenin parasını kim ödüyor diye. 2500 Euro ayda bir kişi için sosyal sigorta olarak devlet ödüyor. Buna ilave olarak 2500 Euro daha ödüyor. Yani 5000 Euro’ya tekabül ediyor ödenen. Bizim burada yaptırdığımıza ortak olmak istiyorlar, çünkü burada oradakinin yarı fiyatına olacak devlete ve bu işe girenlere daha faydalı olacak. Yani şimdi bir devlet kullanılan ilaçları, tıbba ve eczacılık kaidelerine uygun mu değil mi, bunu kontrol edemiyorsa, bunu özel sektör edemez. Zaten biliyorsunuz en büyük skandallar bundan çıktı. Eşdeğerli ilaçları kakaladılar, büyük bir skandal oldu, ucuza almak istediler, şu oldu bu oldu. Geliyorum etik değerlere: Sağlık hakkı, insan hakkından doğar. İnsan hakkı Fransız ihtilali ile doğdu. Fransız İhtilali’nden sonra insanın, bireyin hakkı ortaya çıktı; insan haklarından hareketle hasta hakları çıktı.

Thomas Paine, ilk defa İngiltere’de çıkmıştır. Fransız İhtilalini desteklemiştir. İnsan hakları beyannamesinin esasını o yayınlamıştır. Kitabı çıkmıştır. Milli Eğitim Yayınları’ndan ‘Thomas Pain’in İnsan Hakları’ isimli eseri 13 kitap halinde yayınlamıştır. Thomas Paine’in İnsan Hakları isimli eseri, 1791’de yayınlanmasından sonra insan hakları ön plana çıkmaya başlamış; 20. y.y.’a kadar insan hakkından sağlık hakkına doğru hukuksal bir gelişme gerçekleşmiştir. Sağlık hakkından hareketle, hasta hakları bugün ilgili çevrelerin üzerinde büyük ölçüde uzlaşarak daha da açıklığa kavuşturulmaya çalışılan çeşitli hakları kapsar ve hasta hekim ilişkisinin etikten hukuka doğru yeniden düzenlenen bir unsurdur. Bu açıdan bakıldığında hasta hakları genel olarak insan haklarının ve değerlerinin sağlık hizmetlerine uygulanmasını ifade etmektedir ve dayanağını insan haklarıyla ilgili temel belgelerden almaktadır. Bunun manâsı şu: Hiçbir zaman devlet, insan haklarını esas temel alıyorsa, sağlık hakkını devredemez, vazgeçemez. Bizim anayasamızda da sağlık hakkı devletin vazifesidir der! En öz açıklama bu. Fransız ihtilalinden sonra Thomas Panie’in yazdığı İnsan Hakları bize tercüme edilmiş, 1950’li yıllarda Türkçesi. Bu eserden sonra 17 madde olarak dizilmiştir İnsan Hakları beyannamesi.

(A. T.) Tabipler Odası’nın etik konulara yaklaşımı çok hassas. Kurul’un çalışmaları çok titizlikle yapılıyor gerçi ama siz göre etik bir yozlaşma söz konusu mu acaba?

Tabip Odası’nda etik kurulunu ben kurdum. Etik yozlaşmaya gidilmemesi için çalışmalar yapıldı: Hekimlerle sözleşme yapmak gibi, özellikle cerrahlarda… Etik Kurulu ilk kurulduğunda Orhan Arıoğlu Hoca; tabip odası başkanı idi. Önce Etik kurulunun da başkanı olmasın istedik, sonra işlerinin yoğunluğundan onursal başkanı yaptık. İlk olarak da etik kurulunun başkanı beni seçtiler. O dönemde, bir tabip Albay, bir hastasına tasallut etti diye, Fatma Girik’in programında deşifre edildi. Konu sonradan anlaşıldı ki, Fatma Girik tarafından organize edilen düzmece bir olaymış. Önceleri biz bunu bilmiyorduk. Sonra benim kulağıma geldi. Orhan Arıoğlu’na dedim ki hoca bu albay doktor arkadaşımıza bir şeyler yapmalıyız. Reha Muhtar’a çıtlattık. Fatma Girik’in televizyon gazeteciliği kariyeri son buldu ama o doktor albay’ın da general olması engellendiği gibi, ordudan da tart oldu. Anlayacağınız hasta hakları olduğu gibi doktor hakları da vardır ve bu da hassasiyetle göz önünde bulundurulmalıdır.

Arslan Terzioğlu kimdir?

1938 doğumlu Arslan Terzioğlu, Batı Berlin’deki Mimarlık Fakültesi’ni yüksek mühendis olarak bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Hür Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp öğrenimini tamamladı ve tıp doktoru oldu. 1968’de Batı Berlin Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde doktor mühendis unvanını aldı. 1975’te Münih Tıp Fakültesi tarafından ‘doçentliğe hak kazanmış tıp doktoru’ unvanı verildi. 1979’da İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsü Başkanlığı’na atandı. 1981’de profesör oldu. Hastane Planlaması, Tıp Tarihi, Tıbbi Etik, Avrupa ve bizde yüksek öğretimin evrimi alanında 50’si kitap 325 yayını bulunan Terzioğlu, Alman Tıp, Fen ve Teknik Tarih Kurumu şeref üyelikleri, Erich Frank madalyası, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Ahlak ve Etik ödülü, Alman Federal Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı, Wolfgang Peisser madalyası sahibidir.

28 MAYIS 2008 Bu söyleşi 3535 kez okundu
Habere ait görsel bulunmaktadır.

Söyleşiye ait Yorum bulunamamıştır.

-

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?