Söyleşiler

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş

Hilmi Yavuz: Bugünün mucizesi teknolojideki gelişmedir

Yaza göz kırpan ılık bir İstanbul akşamı... Boğazın suları, üzerinden akan trafiğin aksine telaşsız Marmara’ya doğru salınırken, biz de usta şair ve yazar Hilmi Yavuz ile buluşmak üzere, The Marmara Oteli’ne gidiyoruz.

Saklayacak değiliz, edebiyat dünyasının sivri dilli şairi ile konuşacak olmak heyecan veriyor bize. Aslında Akif Bey, Hilmi Bey’i söyleşilerinden tanıyan biri olarak sakin. Soruların üzerinden geçip duran benim. Ta ki Hilmi Bey ile göz göze gelinceye kadar. Bazı insanların yüreği gözlerinde gülümser. Bilsem Hilmi Bey de o insanlardan, bu kadar yorar mıydım kalbimi? Yorardım! Hilmi Bey haftanın üç günü Bilkent’te, bir gün de Boğaziçi Üniversitesi’nde ders veriyor. “70 yaşımda günler, benim için 50 ya da 60 yaşımdakinden çok daha yoğun geçiyor,” diyen Hilmi Bey, bunca yoğunluğun arasında bizi kırmadı ve tıp fakültelerindeki eğitimden tıbbın felsefesine, ötenaziden ağrı kesici metinlere kadar pek çok konuda hazı rladığımız sorularımızı cevaplamak için çok değerli iki saatini dergimiz okuyucularına ayırdı.

Akif Tan: Sağlık sektörünün dışından biri olarak, ayrıca usta bir edebiyatçı ve felsefeci gözüyle bu sektörü nasıl görüyorsunuz, eksiklikleri neler, bu eksiklikleri gidermek için neler yapılabilir? Belki anılarınızdan yola çıkarak tespitlerinizi anlatabilir misiniz?

İlk önce şunu belirtmem gerekirse, ben sağlık konusunda her zaman çok ayrıcalıklı konumda oldum. Eksik olmasınlar, çok değerli hekim dostlarım var, o yüzden sağlıkla ilgili herhangi bir problem ile karşılaşmadım. Ben, şikayet eden değil de genelde hekim dostlarımın şikayetlerini dinleyen biriyim.

Akif Tan: Ne tür şikayetler bunlar, açabilir misiniz?

Özellikle özel hastanelerin bir tür kapitalist işletmeye dönüşmesinden şikayetçiler ve bunu söyleyenler de solcu değil, yani o anlamda söylemiyorum gerçekten. Hastalığın metalaşmasından söz ediyorlar ki bu hekimleri doğrudan bağlayan bir şey değil. Sağlık işletmelerinin sahibi ya da yöneticisi konumunda olan insanların izlediği stratejilerle ilgili; belki içinde hekim olanlar da vardı, bilemiyorum.

Akif Tan: Haklısınız özel sektörde özellikle son zamanlarda hızlı bir ivme var, bunun nereye doğru gideceği de zaman içinde ciddi bir sistem sorununu da beriberinde getirecek gibi görünüyor.

Şimdi şöyle bir şey var, yine hekim dostlarımdan dinlediğim kadarıyla, doğrusu çok da üzülüyorum. Çünkü hekimlerin baktıkları ya da hastaneye yatırdıkları hasta sayısına göre değerlendirilmeleri gibi birtakım durumlarla karşılaşıldığı söyleniyor. Bunlar üzücü şeyler. Hastalığı n me talaşması, ticari bir mala dönüşmesi diyorum ben buna. Ne kadar çok hastayı hastaneye yatırırsanız, hastanın buna medikal olarak ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın, ne kadar çok tıbbi tetkik, tahlil isterseniz, o kadar çok değerli sayılma, meslekte o kadar çok ilerleme imkanınız patronların gözüne girmek diye de ifade ediliyor bu olduğu söyleniyor. Gerçekten durum böyle ise, ki olmaması için bir neden de yok, çünkü bunu söyleyenler son derece güvenilir hekim dostlarım, bu üzücü bir şey.

Buna bir çözüm yok mu, hastalığın metalaşması kertesine gelmeden elbette bu tür işletmeler kâr amacıylakurulmuş yerlerdir, kapitalizmin mantığı a budur, ama bunu söylediğim biçimde uygulamaya koymak, hastalığın metalaşması bağlamında uygulamak, doğrusu bana kapitalizmin vahşi yüzü olarak görünüyor. Hasta olmadığım halde bana bu tip uygulamalar yapılsa doğrusu şikayetçi olurdum.

Akif Tan: Burada bu sektörün insani yanını canlı tutmak için işin temeline, yani eğitimine uzanmak gerekiyor sanırım. Siz de bir akademisyen olduğunuz için bu soruyu rahatlıkla sorabileceğimi düşşünüyorum. Tıp fakültelerinin genel bir konsepti var, tıp dallarının ağırlığı, yıllara bölünüşşü ve yetiştirme tarzı... Bunu dışında tıp öğrencilerine sanat, edebiyat, sosyoloji gibi alanlara da ağırlık verilmeli mi? Bunun nasıl ve ne kadar etkili olacağı konusunda bir öneri getirebilir misiniz?

Aslında ideal olan, bütün bunların öğrenciye lise düzeyinde verilmiş olmasıdır. Bu donanım, bu dünya görüşü, lisedüzeyinde verilecek olan, değiş yerinde ise klasik anlamıyla söylüyorum, hümanist eğitim ile mümkündür. Bizde lise, Fransız örneğidir biliyorsunuz, Almanya’da gymnasiumlar, İngiltere’de grammar school denilen okullar var. Bu okullar, genellikle bu tür bilgileri veren okullardır. Üniversiteler meslek eğitimi verirler. Bizde lise eğitimi bu türlü bilgi donanımıyla öğrencileri donatmadığı için üniversitelerde sanki böyle bir gereksinim varmış gibi görünüyor. Bana sorarsanız bu tür eğitim üniversitelerde verilmemeli. Yani, tıp fakültesine gelecek bir öğrenci belli bir dünya görüşünü okuduğu lisede edinmelidir. Ben 1954 yılında liseyi bitirdim, benim okuduğum yıllarda bu türlü eğitim lisede veriliyordu Türkiye’de. Biz, entelektüel alanda verilen eserleri kritik etmeyi örneğin, bir müzik parçasını dinlerken bunun gerçekten nitelikli bir müzik eseri olup olmadığını anlama, bir edebi metni romanı, şiiri veya bir hikayeyi eleştirmeyi ve onun gerçekten değerli bir yapıt olup olmadığının ölçütlerini lise yıllarında öğrendik. Tabii sonradan bu değişti. şimdi böyle bir boşluk olduğu için entelektüel birikimi vermek üniversitelerin görevi halinegelmiş, şimdi böyle bir gereksinim var ki siz bu soruyu bana sorma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Ama biz olup bitenlere bakmayalım; bugün gelinen noktada neler yapılabilir, ona bakalım. Tıp fakültesindeki öğrenciler ne tür bir donanıma sahip olmalıdırlar sorusunun yanıtı, böyle bir eğitim, aslında tıp ile entelektüel dünya arasındaki ilişkileri bilen uzmanların hazırlayacakları bir programla gerçekleşir. Mesela, bundan aşağı yukarı 50 yıl kadar önce Vedat Günyol bir yazısında “Balzac'ın “Köy Hekimi” romanını okumamış bir hekimin iyi bir hekim olamayacağı kanısındayım,” diye yazmıştı. Hekimlik mesleğini ve etiğini konu alan, bir hekimin nasıl bir dünya görüşüne sahip olması gerektiği konusunu problematize eden romanlar ya da incelemeler var. Bunlar okutulabilir mesela...

Zeynep Karaduman: Hocam, Vedat Günyol’un yazısından konu açılmışken Guido Ceronetti de, beden ile ilgili aforizmaları bir araya getirdiği, “Bedenin Sessizliği” adlı kitabında, “Dr. Richard Blackmore, Sydenham’a iyi bir hekim olabilmek için hangi kitapları okuması gerektiğini sormuş. Sydenham da ona Cervantes okumasını tavsiye etmişş” diyor. Bir hekim bugün aynı soruyu size sorsa cevabınız ne olurdu?

Şimdi tabii bu sadece adında “hekim” kelimesi geçen bir eserle sınırlı değil elbette, kahramanının hekim olduğu romanlar var, bunlar seçilebilir, çünkü bir tıp fakültesi öğrencisi “Bunun bana ne yararı var?” diye düşünebilir ve bunda da çok haksız değildir, özellikle bugün Türkiye koşulları düşünüldüğünde, yani bilgi ile işe yararlılık arasında, birebir bir ilişki kuruluyor bizim ülkemizde. Yani bilgi çok kısa bir vadede somut ve maddi bir çıkara dönüşüyorsa, işe yarıyorsa ancak o zaman anlamı oluyor, yoksa bilgi edinme konusunda çok fazla hevesli değiliz. Kabaca, “Ben bunu öğreniyorum ama bu benim ne işime yarayacak,” diye düşünülüyor.

Halbuki gerçek anlamda bilginin bu tür meselelerle, yani çıkar ya da yarar ilişkisi ile bağlantısı yoktur. Ama ne yazık ki bugün bizim genç insanlarımız meseleye bu gözle bakıyorlar. Bu yüzden ben Guido ile aynı kanıda değilim. Bu insanlara Cervantes’i okutursanız, “Ben bunu okuyorum ama burada benim mesleğimle ilgili, benim yaşamımla ilgili ne var? Ben ilerde kulak-burun-boğaz uzmanı olacağım, bana ne Cervantes’ten!” diyeceklerdir. Oysa kendisine kahramanı hekim olan, ya da şu veya bu biçimde içinde hekimlik ile ilgili fragmanların olduğu romanların seçilerek, ki bunların seçimini de daha önce değindiğim gibi uzmanlar yapmalıdır bir program hazırlanırsa, bak burada bir hekim ve şöyle bir durum var gibi bir takım gerekçeler bulurak öğrencileri, “bu beni neden ilgilendirsin” düşüncesinden de uzaklaştınmış olursunuz.

Sadece bu da değil, hekimlik üzerine yazılmış çok ciddi denemeler de var. Mesela Susan Sontag'ın “Bir Metafor Olarak Hastalık” diye bir kitabı var, verem ve kanser arasındaki ilişkiyi yapısal bir biçimde irdeliyor. Bunlar benim ilk aklıma gelenler, bu örnekler çoğaltılabilir tabii. Dediğim gibi, tıp ve edebiyat alanında uzmanlaşmış kişilerin, karakter olarak içinde hekimin ya da hekimlikle ilgili olayların geçeceği romanlardan, denemelerden, hikayelerden oluşturacakları bir literatür, bir kanal çok işe yarayabilir. Çünkü aslında belli bir bilincin edinilebilmesinin yollarından biri de budur. Örneğin, tıp öğrencisi deontoloji dersi alıyor tıbbi etik bağlamında, bu onu sadece bir ders olarak görüyor, burada kuramsal birtakım şeyleri öğreniyor ve saire. Bunu bir de somut hayatın içinden yazılmış birtakım, yazınsal yapıtlarda okuması farklı sonuçlar yaratır diye düşünüyorum.

Akif Tan: Aslında hekim, yalnızca kendisine ihtiyacı olan hastaları tedavi etmek sorunu ile uğraşşmıyor, bunun yanında pek çok insani duruma hem kendi için hem de karşşıdaki hasta için birtakım cevaplar bulmak durumunda da kalabiliyor. Mesela ciddi politik sorunların ve belki buna paralel sıcak çatışşmaların yaşandığı bölgelerde görev yapan hekimlerin bazı sorulara cevap aramak durumunda kalabiliyor, çoğu zaman bu sorulardan en çok öne çıkanı da şşu, “Düşşmanına yardım etmeli misin?” Ben emekli bir askeri hekim olarak zaman zaman bu ikilemin yaşşandığı anlara tanık olduğumu söylemeliyim. Hekim yukarıda bahsettiğimiz donanımı alırsa bu sorulara insani bazda cevaplar bulabilir mi?

Şimdi aklıma Bekir Yıldız’ın bir hikayesi geldi, orada bir hasta ameliyat edilmek durumundadır, oldukça yoksul bir hastadır bu, klasik bir şema çiziyor aslında bu hikaye, hastanın çok acil ameliyat edilmesi gerekiyor, fakat cerrah ameliyat odasına gitmiyor. Nedenini soruyorlar, hekim, ben önce ücretimi almalıyım, diyor. Ben ameliyatı yaparım, emek veririm, bittiğinde bana, kusura bakmayın param yok da diyebilir, diyor. Burada hem hekimin hem de hastanın eski deyimle söylemek gerekirse bir nokta-i nazarı var. şimdi hem hekimin tavrını bütünüyle gözardı edemeyiz, hem de hastanın yaklaşımını. Diyeceksiniz ki bunlar arasında ciddi fark var, birinin yaşamı söz konusu, öbürünün cebine girecek 3 ya da 5 bin Dolar veya YTL söz konusu, doğru, ama işte böylesi trajik bir problemi dile getiren Bekir Yıldız’ın bir öyküsü var. Bu öykünün tıp fakültesi öğrencilerine okutulması, ve hekimin nokta-i nazarı ile hastanı n nokta-i nazarı arasındaki farkların tartışılması ve dile getirilmesi gerekir.

Elbette metnin kendine göre bir bakış tarzı vardır ama bu bakış tarzının başat olması gerekmiyor, çünkü burada çok daha farklı bir şey var, birinin canı, diğerinin de emeği söz konusu, ama bu hikayenin tıp fakültesi öğrencilerinin üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, meseleye nasıl baktıklarını da görmek gerekiyor. Bu çok yararlı bir şey olabilir.

Akif Tan: Didero'nun “Felsefe Notları” diye bir kitabı vardır. Orada etik bir soru sorar doktora: Fransa'da asil bir ailenin ferdi idam mahkumu olmuşştur ve intihar girişiminde bulunur, onu kurtarmaya çalışşan hekime perde arkasında kendisini kurtarmamasını, onurunu kurtarabilmesi için ölmesine izin vermesini ister. Şimdi bu konuda hekim ne yapmalıdır, ettiği yemine bağlı kalarak bu insanı kurtarmalımıdır, yoksa onun onurunu kurtarması adına ölümüne izin mi vermelidir? Rahmetli Adnan Menderes yargılanırken de buna benzer bir şey yaşadık. Yaşanılmış örnekleri olan bu etik sorunun cevaplanması gerekmez mi?

Bütün bu konuşmalardan çıkan sonuç, aslında tıbbın etik ile çok bire bir ilişkisi olduğudur. Ama bu ilişkinin çeşitli dolayımları da var. Adnan Menderes olayında söylediğiniz şey çok dramatiktir. Çünkü burada işin içine başka birtakım şeyler de giriyor. Tıp ve etiğin yanı sıra, meselenin bir de politik yanı var. Doktor kendisine verilen görevi bir hekim olarak üstlendiği gibi, belli bir konumda ise eğer, onun politik içermelerini de üstlenmek zorunda hissediyor.

Bu özellikle askeri hekimler için çok sorulan bir şey, can alıcı hayati bir mesele. Şimdi idam edilecek adama rostat testi yapılabilir mi? Bunu bir hekim üstlenmeli mi, üstlenmemeli mi? Kendisine üstleri tarafından böyle bir emir verilmiş olsa bile buna insanlık onuru ile bağdaşmayacak bir edim olduğunu düşünerek baş kaldırmalı mı? Ya da emri yerine getirmeli mi? Bu da bir etik sorun. Başka örnekler de var.

Akif Tan: Buradan da ötenaziye gelmek istiyorum. Ağırlıklı olarak etik yönü tartışılan ötenazi bugün pek çok ülkede yasallaşmış durumda. Bizim ülkemizde yasal değil ama sıkça biz hekimlerin karşısına çıkan bir konu. Siz bu konuda ne düşşünüyorsunuz?

Bu sorun sadece hastanın kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkı ile ilgili bir problem değil. Bu hakkı elbette inkar etmiyoruz. Nitekim organ bağışında da buna benzer durumları yaşıyoruz. Adam diyor ki, ben öldükten sonra benim organlarımı ihtiyacı olanlara verebilirsiniz, bunda bir sorun yok. Beden bizim mülkümüzdür; dolayısıyla kendi istediğimiz gibi tasarruf ederiz.

Ancak burada başka birtakım etmenlerin olduğunu da hesaba katmak gerekiyor. Bu etmenlerden biri, dindir. Bizim dinimiz, intihar etmeyi yasaklıyor, yani bedenimiz üzerindeki tasarruşarın da dinin getirdiği birtakım kurallarla sınırlandığını görüyoruz. Kişi, bedeni üzerinde tasarruf yaparken kendini bütünüyle özgür hissetmeyebiliyor. Bu sadece hasta açısından değil, hekim için de problem yaratabilir. Çünkü, hekim de dinibütün biri olabilir, bunda şaşılacak bir şey yoktur. O da ötenazi uygulamasını bu bağlamda reddedebilir.

Bence bu sorunun çözümü kişilere bırakılmalıdır. Bunu kurallaştırmak doğru değil. Yani organ bağışı için nasıl bir tavır alınıyorsa, bu meseleye de öyle yaklaşılmalıdır. Kişi bu kararı ölümünden önce bilinci açıkken almalıdır ve kayda geçirilmelidir.

Tabii bu durum, ölümün nasıl tanımlanması gerektiği konusunda da düşündürmelidir bizi. Acaba böyle bir konsensus var mı hekimler arasında

Akif Tan: Tıpta böyle bir tanımlama var. Tıp genel olarak beynin ölümü ile tanımlıyor, ölümü. Beynin ölümünü objektif verilerle kanıtlayabiliyorsa, bu tip hastalara organ transplantasyonuna uygun, yaşşayan kadavralar deniliyor tıpta. Ve hastanın birinci derecede akrabalarının onay veriyor olması da meseleyi yasallaşştırıyor.

O zaman dediğim gibi, eğer böyle bir konsensus varsa, tıbbın kabul ettiği ölüm tanımı ile örneğin İslam dininin kabul ettiği ölüm tanımı arasında bir örtüşmenin olması gerekir ki herhangi bir tededdüt olmasın, ama böyle bir örtüşme yok. Anladığım kadarıyla tıp, bilincin ölümünü referans alıyor, oysa İslam ise kalbin ölümünü referans alıyor. Burada bir farklılık var, bu fark problematik bir durum yaratıyor. Problematik şu anlamda: hangisine tâbi olalım, hekimlerin kriterlerine mi yoksa Allah’ın koyduğu kriterlere mi? Onun için bu konuya, bence tabii laik bir devlette yaşıyoruz, devletin müdahale etmemesi gerekir. Kendi bedeni üzerindeki müdahaleyi kişinin kendisi yapmalıdır, hatta birinci dereceden akrabalarına da bırakılmamalıdır. Çünkü örneğin benim ölüm tanımımla oğlumun ölüm tanımı da birbiriyle uyuşmayabilir.

Burada teolojik meseleler de giriyor işin içine. şöyle bir ata sözü vardır, çıkmayan candan umut kesilmez, der atalarımız. şimdi hasta hep, bir gün bir gelişme olacak, bir ilaç bulunacak veya bir mucize olacak ve ben iyileşeceğim, diye düşünüyor. Aslında isterseniz burada tıbbı konuşalım biraz. Tıbbın ne kertede nedensellik ilişkilerine dayalı bir “bilim” olduğunu konuşalım. İki türlü yasa vardır, bunlardan biri nedensellik (Kozalite) yasasıdır, yani nedenler sonuçları doğurur. Ama son kertede görülebildiği kadarıyla tıpta nedenselliklerdençok, istatistikler geçerlidir. Öyle, mesala ben yıllarca sigara içtim, bana hekim dostlarım sigara kanser yapardediler, nitekim sigara paketlerinin üzerine de “öldürür” yazıldı. şimdi öldürür demek, sigara içmek ile akciğer kanseri arasında nedensel bir ilişki olduğunu gösterir, oysa bu ilişki neden sonuç ilişkisi değildir. Çünkü o neden her zaman aynı sonucu vermiyor, birisi çıkıyor diyor ki, “Benim büyük babam 104 yaşına kadar yaşadı, günde 3 paket de sigara içerdi.” Demek ki burada nedensellikten değil, olasılıktan (probabilite)’ den söz etmemiz gerekiyor.

Bunlarla her gün karşılaşıyoruz ve tıp bizi her gün şaşırtıyor. Örneğin, bize yıllardır her gün bir tane aspirin almanın, kanı sulandıracağını ve dolayısıyla pekçok şeye iyi geleceği söylendi. Şimdi ise tam tersi, beyin kanamasına neden olur denmeye başlandı. Bize hep söylem analizi öğretilmiştir. Hangi sözcüklerikullanıyor hekim? Diyor ki, “neden olmuştur” ya da “neden olmamıştır”. Oysa, doğada nedensellik yok, biz nedensellikleri kurgulamışız. şu manada, şimdi ben size sorsam, yarın sabah güneş doğacak mı, diye siz yüzde yüz doğacak, diyemezsiniz, ancak geçmişteki deneyimlerinizden yola çıkarak, yani milyarca yıldır güneşin doğduğunu düşünerek, büyük bir olasılıkla doğacak dersiniz. Dolayısıyla tıpta ne kertede bu nedensellik ilişkileri geçerli, orada bir soru işareti var. Orada bir problem var. Şimdi böyle bir problem varsa, o zaman hasta şunu düşünebilir: “Tamam, bütün tıbbi veriler benim öleceğimi gösteriyor, ama bunun böyle sonuçlanmadığıdurumlar da var.,” O zaman niçin ötenazi?

Şimdi siz hastaya büyük bir olasılıkla öleceğini söylediniz. Hasta da size, “Ben büyük bir olasılıkla ölüp ölmeyeceğimi sormuyorum doktor bey, bana kesin olarak öleceğimi söyleyebilir misiniz, onu soruyorum” derse, siz de,“Yüzde doksan dokuz öleceksiniz” diyorsunuz. O zaman hasta “Peki yüzde bir ne olacak” diye sorabilir. Buna verilecek bir cevabınız var mı?

Yani ötenazi deyince arka planda birtakım sorunlar var. Bunlardan en önemlisi, daha önce de dediğim gibi, ölümün tanımı sorunu. Ölümün ne olduğu konusunda açık-seçik bir tanımın olması ve bu tanım üzerinde hekimler ile teologların bir konsensusunun olması lazım. Bu anlamda ölümün, konsensus, gereği gerçekleşmesi düşünülen ölümün zorunlu bir biçimde gerçekleşeceği konusunda da bir tanımın olması lazım.

“Gün geçmiyor ki yeni birtakım teknolojik bulgular hayata geçiriliyor olmasın.Tıp alanında böylesine büyük neredeyse devrim sayılabilecek gelişmeler varken, insanların insana özgü olan o iyimserliğini ve umudunu ortadan kaldıramazsınız.”

Akif Tan: Bu tür saptamaları duymak oldukça faydalı. İyi ki bunları duyuyoruz bir anlamda. Çünkü biz bunları konuşşurken, tartışşırken, bilimin normlarıyla gidiyoruz, ama arada bir böyle sarsılmak da lazım.

Bir şey daha tartışmak lazım, şimdi artık tıp bilimi teorik anlamda mı ilerliyor yoksa teknoloji mi ilerliyor, bunu da konuşmak gerekiyor. Tıp konusunda artık yeni kuramlar ortaya atılmıyor. Teknolojiler konuşulmaya başlandı şimdi ve bir sürü şeyi de ayrıca yeniden sorgulamamızı gerektiriyor. Demin ötenazi konusunda söylediğimiz şeye de bağlanabilir. Mucize aslında teknolojidir. Bugünün “mucizesi” daha seküler bir mucizedir. Hangi anlamda daha seküler, yani teknolojinin getirdiği bir mucize.

Gün geçmiyor ki yeni bir takım teknolojik bulgular hayata geçiriliyor olmasın. Ben zaman zaman göz alanındaki gelişmeleri takip ediyorum ve bu alanda çok ciddi gelişmeler oluyor. Mesela çipler takılıyor, retinadaki sorunları tamamiyle çözmese de en aza indirecek şekilde çözümler bulunmaya çalışılıyor, ben de büyük bir umutla takip ediyorum.

Tıp alanında böylesine büyük neredeyse devrim sayılabilecek gelişmeler varken, insanların insana özgü olan o iyimserliğini ve umudunu ortadan kaldıramazsınız. Dolayısıyla bu ötenazi meselesini kapatmadan bunu söylemek istedim.

Diğer meseleye gelince, aslında bu benim dünya görüşümle ilgili bir mesele, doğa yasalarının zorunlu olduğu konusundaki argümanların, çok temellendirilmediğini düşünmüşümdür.

Gazali’den David Hume’a uzanan bir felseş gelenek var ve kendimi bu felseş geleneğe daha yakın hissediyorum, o da doğa yasalarının zorunlu değil, zorunsuz olduğudur. Yani öyle olabilir de olmayabilir de olasılığı. Aslında, dünyayı Kastamonu Belediye Başkanının lojiği idare ediyor. O hikayeyi biliyorsunuzdur. Kastamonu’da ulusal bir park varmış. Bu ulusal parkta da zaman zaman birtakım yaban hayvanları görünüyor. Onun üzerine belediye başkanı kapıya bir levha koydurmuş: “Dikkat ayı çıkabülür!” diye. Belediye meclisinde bu konu konuşulurken orası ulusal park ilan edildiği için turistler de geliyor. Belediye meclisinin muhalif üyeleri başkanı eleştermişler, siz böyle yazdınız ama turistler korkup gelmeyebilir, diye. Belediye başkanı, ha öyle mi tamam olur değiştiririz, demiş. Ertesi gün şöyle bir tabelaya tanık olunmuş: “Dikkat! Ayı çıkabülür de çıkmayabülür de.”

Yani, yüzde yüz olur dediğimiz şeylerin konvansiyon olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, doğada da böyle kendine göre bir konvansiyon var. O konvansiyon gereği mesela Halley kuyruklu yıldızının 58 yıl 4 gün 3 saat sonra İstanbul semalarında görülebileceği gibi şey var. Bu görünüyor. Bugüne kadar göründü. Bundan sonra görüneceğine dair elimizde eski tabirle bir hüccet var mı? şunu söyleyebilirsiniz, bugüne kadar bütün astronomik gözlemler ve veriler bize Halley kuyruklu yıldızının şu kadar yıl sonra İstanbul semalarında göründüğünü gösteriyor. Peki bundan sonra da 58 yıl 4 gün 3 saat sonra görünecek mi? Görünebülür de, görünmeyebülürde... şimdi görünmesi olasılığı yüksek...

Ama hasta örneğinde olduğu gibi yüzde doksan dokuza değil yüzde bire bakalım. Aslında hekimliği böyle bir felsefe üzerinden yeniden okumak gerekir. Biz sizi yüzde yüz iyileştiririz diyemiyorsunuz, çünkü o zaman sanki tıbbın böyle bir kesinliği varmış gibi görülür. Dolayısıyla herkes tıbba çok güvenir. Oysa alternatif bir tıp var. İşte o yüzde birlik durum, alternatif tıbbı meşrulaştırıyor. Tıbbın ne kertede bilim olduğunu kamuya anlatmak gerekir.Tıp olasılıklar üzerine inşa edilmiş olan bir sağaltmalar bütünüdür.

Zeynep Karaduman: İzninizle ben de buradan tıbbın felsefesine gelmek istiyorum Hocam. Iain Bamford, Kütüphanedeki Bedenkitabının önsözünde: “Berz Keizer, Batı tıbbını tıp, söz verdiği teslimatı yapmasa da faturayı gönderebilir, ifadeleri ile suçlarken, Çin’de hekimler sadece hastalarını sağlıklarına kavuşturdukları takdirde para alıyorlardı” diyor. Bir süre İngiltere’de yaşamış biri olarak siz de, Batı ve Doğu tıbbı arasında felsefe açısından ciddi farklar gördünüz mü?

Bunu başıma gelen bir örneği anlatarak ifade edebilirim belki. İngiltere’de iken gözümün altında giderek büyüyen bir kitle oluştu. Ve büyümeye devam etti. İlk akla gelen melanomdu. Mahalle hekimine gittim. Biliyorsunuz, orada önce mahalle hekimlerine gidiyorsunuz, eğer rahatsızlığınız mahalle hekiminin pratisyenlik alanına girmiyorsa o sizi bir uzmana yönlendiriyor. Bana da öyle oldu. Mahalle hekimi beni bir uzmana sevk etti. Uzmana gittim. Gözüme baktıktan sonra doktor bana, nerelisiniz diye sordu. Tabii bu soruyu yadırgadım biraz. Şaşırdım, nereli olduğumun hastalığımla ne ilgisi var diye düşündüm. Neyse, Türküm dedim. Doktor, peki dedi. Bana bir hafta sonra gelmemi söyledi. Bazı uzman arkadaşlarının şkrini de almak istediğini ekledi.

Bir hafta sonra gittim. Bana bakan uzman ile birlikte iki tane de sivil var. Sivil olanlardan biri bana, “Daha önce geldiğinizde Türk olduğunuzu söylemişsiniz. Ailenizin soyağacını biliyor musunuz?” diye sordu. Biz Doğuluyuz dedim. Bunun üzerine, “Magrep, Kuzey Afrika ile bir bağlantınız var mı?” diye sordu. Hayır, dedim. Sonra, “Ben Londra Üniversitesi’nde Antropoloji profesörüyüm. Hastalıklarla toplum ilişkisi üzerine çalışıyorum. Sizin hastalığınız da genel olarak Tunus’ta görülürdü. Uzun bir süredir de görülmüyordu. Bir Türk’de görüldüğünü duyunca ilgilendik.” diye açıklamada bulundu. Sonra bana biyopsi yapıldı, sonuçta melanom olmadığı anlaşıldı.

Buradan şuna geleceğim, bizim hekimlerimiz genellikle kendilerini uzmanlık alanlarında kompetan sayıyorlar. Başka dallara çok ihtiyaç duymuyorlar. Türkiye’de böyle bir örnek ile karşılaşmadım. Ama belki şunu örnek verebilirim. 1970’lerden beri yazları Bodrum’dayım, Orada gittiğim bir hekim vardı. Dr. Alim Bey. O dönemlerde kapısında kuyruklar olurdu Alim Bey’in. Çünkü Alim Bey o yörenin hastalıklarını biliyor, çevreyi biliyor, aile hastalıklarını biliyor. Bu önemli bir unsur. Bu yüzden hekimler arası geniş bir konsensus olması gerekir. Ama hekimler kendilerini Tanrı yerine koyduklarından bunu pek dikkate almıyorlar.

Zeynep Karaduman: Son olarak Hocam, siz çok yönlü bir insansınız, ama edebi yönünüzle her zaman bir adım daha önde oldunuz. Şiirleriniz çok beğenildi, çok konuşuldu, belki tartışıldı. O yüzden edebiyatla ilgili bir soru sormadan geçemeyeceğim. Montesquieu, “bir saatlik okumanın haşetemeyeceği bir acıyla karşılaşmadım” demiş, sizce de edebiyat gerçekten bir ağrı kesiciye bu kadar ciddi rakip olabilir mi?

Roland Barthes’ın metinler üzerinde bir ayrımı vardır. Bir okumalık metinler, bir de yazmalık metinler vardır: Okumalık metin, okunduğu zaman insana haz veren, sıkıntılarını gideren, rahatlatıcı metinlerdir. Diğeri ise, tam tersine, okuyanı tedirgin eder, der. Ben de bu ayrıma katılıyorum. Edebi değeri olan bir metin, okunduğunda insana çok da huzur vermemelidir, aksine huzursuz etmelidir. Bu yüzden bana göre Montesquieu’nundediği gibi her metin insanı pembe düşlere götürmez, her zaman mutlu etmez, etmemeli de. Platon dil için, dil bir farmakondur; ya iyileştirir ya öldürür, der. Edebiyatı da böyle düşünmek gerekir. Bütün metinler analjezik değildir.

Bir soru, bir soru daha derken Hilmi Hocamızın epey vaktini aldığımızı fark ettik. Gerçekten Hilmi Bey’in de dediği gibi her metin insanın acısını haşetmiyor ama keyifli, sıcak bir sohbet zamanın nasıl geçtiğini unutturabiliyor insana. Hilmi Bey’i bekleyen başkaları da vardı, o yüzden sohbetin tadı damağımızdateşekkür edip ayrıldık yanından. Büyükbir kütüphanede dolu dolu iki saat geçirmişinsanların hazzıyla, hayatın akşamları başladığı ışıklı Taksim meydanından uzaklaştık.


Hilmi Yavuz

Hilmi Yavuz, 1936’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Kabataş Lisesi’ni bitirdi, bir süre gazetecilik yaptı, İngiltere’de BBC Radyosu’nda çalıştığı yıllarda, Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yüksek tahsilini tamamladı. Dönüşünde Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazetelerine eleştiriler, incelemeler yazdı. Mimar Sinan ve Boğaziçi Üniversitelerinde uygarlık tarihi ve felsefe okuttu. şimdi, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde, ‘senior lecturer’ sıfatıyla öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Şiire başlayışı, lise yıllarında, Dönüm dergisiyledir. İlk kitabı Bakış Kuşu1969’da yayımlandı. Bedrettin Üzerine şiirler kitabındaki şiirleriyle güçlü bir atılım yaptı. Sanatının esansını yoğun modern şiirden ve kültür tarihimizin kaynaklarından damıttı. Doğu şiirleri, bu yatırımın kanıtıdır. Doğu şiirleri’ ni Yaz şiirleri,Gizemli şiirler, Zaman şiirleri, Söylen şiirleri, Ayna şiirleri, Çöl şiirleri, Akşamşiirleri ve Yolculuk şiirleri ve Hurufî şiirler izledi. Son dört kitabı dışındatoplu şiirlerini, Gülün Ustası Yoktur ve Erguvan Sözler isimli kitaplarda derledi.Toplu şiirleri Büyü’sün Yaz ismiyle yayımlandı.
 
Deneme ve incelemelerini ise, Denemeler - Osmanlılık, Kültür, Kimlik - Yazın, Dil ve Sanat - Okuma Notları -Kendime, İstanbul’a, Kadınlara Dair – Felsefe Yazıları - Modernleşme, Oryantalizm ve İslâm - Geçmiş Yaz Defterleri – İslâm ve Sivil Toplum Üzerine Yazılar - İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar - şiir Henüz – Türk Müslümanlığı ve İslâm Üzerine - Özel Hayattan Küreselleşmeye – Ceviz Sandıktaki Anılar - Budalalığın Keşfi – Kara Güneş - Söz’ün Gücü – Bulanık Defterler ve Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar isimli eserlerinde topladı.

Üç de anlatı yazdı: Taormina, Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri ve Kuyu. Doğu şiirleri ile 1978 Yeditepe şiir Armağanı’nı, Zaman şiirleri ile de 1987 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü ve Neruda’dan yaptığı çeviriler ile şili Cumhurbaşkanlığı Yüzüncü Yıl şeref Madalyası’ nı kazandı.

28 EYLÜL 2007 Bu söyleşi 2184 kez okundu
Habere ait görsel bulunmaktadır.

Söyleşiye ait Yorum bulunamamıştır.

-

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?