Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Doç. Dr. Mustafa Bilici

1965 yılında doğdu. İlk ve ortaokulu Adana'da tamamladı. 1990 yılında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olarak hekim oldu. 1995 yılında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri uzmanı oldu. 2000 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri doçenti oldu. 2003-2005 yılları arasında İstanbul Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde çalıştı. 2005'te Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine Eğitim Hastanesi’ne dönüşüm amacıyla kurucu başhekim olarak atandı. Halen aynı görevini sürdürüyor. Biyolojik psikiyatri alanında çalışan Dr. Bilici’nin çeşitli bilimsel dergilerde yayınlanmış 40 civarında makalesi bulunuyor. Bilici evli ve 2 çocuk babasıdır.

Sifte Allah, sonra sen…

İnsanlar arasındaki karşılıklı iyi niyete dayalı ilişkilerde “mistik” bir taraf olduğuna inanmışımdır. Bu mistik yön sayesinde ilişkinin neticesinde karşılıklı huzur duygusunun oluştuğunu düşünürüm. Bahsettiğim türdeki insan ilişkisine en iyi örnek hasta-hekim ilişkileridir. Bu ilişkideki mistik yanın diğer insan ilişkilerinden nispeten daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Hasta-hekim ilişkileri içinde bana göre mistik yönün en yoğun yaşandığı ilişki psikiyatr-hasta ilişkisidir. Bu çıkarsamadan tüm insan ilişkilerinde en yoğun mistik yaşantının psikiyatr-hasta ilişkisinde yaşandığını iddiaya kalkışmadığımı vurgulamama gerek yok sanırım. Zira anne-bebek, şeyh-mürit, aşık-maşuk gibi pek çok ilişkide mistik boyut psikiyatr-hasta ilişkisinden çok daha yoğun yaşanmaktadır. Lakin konuyu dağıtmamak için bu yazıda genelde hasta-hekim ilişkisindeki mistik yönü tartışacağım.

Sanırım hastayı; dara düşen, yardım isteyen ve bir an evvel iyileşmeyi düşleyen bir insan olarak tasvir edebiliriz. Dolayısıyla hastanın genellikle içinde bulunduğu kötü durumdan sıyrılmak için her türlü fedakarlıkta bulunmaya hazır olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönüyle hasta “himmete fazlasıyla muhtaç” bir konumdadır.

Hekim ise veren, şifa dağıtan ve sıkıntıyı gideren bir statüde bulunduğu için sahip olduğu özellikleri hem iaşe teminine hem de birine yardımcı olmanın getirdiği huzuru pekiştirmeye tahvil etmektedir. Bu yönüyle hekim mütevazı bir “omnipotant” (her şeye gücü yeten) konumundadır.

Bir tarafta himmete fazlasıyla muhtaç, diğer tarafta da omnipotant biri olunca aradaki ilişki ister istemez mistik bir karakter kazanıyor. Teşbihte hata olmazsa bu yönü ile hasta-hekim ilişkisi “tanrı-kul” ilişkisine benzetilebilir. Bilindiği gibi Tanrı en büyük omnipotanttır (Kâdir-i Mutlak), kul ise en büyük muhtaç. Kul, Tanrıdan bir şey murat ederken kalbinde ümit, merak ve arzuyla harmanlanmış duygular belirir. Bu duygu eğer istediği gerçekleşirse tarifi mümkün olmayan bir tazim duygusuna dönüşür. Çünkü Tanrı kulun istediğini karşılıksız olarak ona bahşetmiştir. Burada tazim duygusunun oluşmasıyla “karşılıksız verme” arasındaki irtibata hassaten dikkatinizi çekmek istiyorum. Zira birazdan tartışacağımız gibi araya “karşılıklılık” ilkesi girince bu mistik boyutun hızla buharlaştığını göreceğiz. Bilindiği gibi kulun ibadet etmesi ya da etmemesi hiçbir zaman Tanrının omnipotansında bir değişikliğe yol açmaz. Dolayısıyla ibadet sadece kulun kendisini daha iyi hissetmesine ve Tanrıdan bir şey istemeye yüzü olmasına hizmet eder. Zaten Tanrının hiçbir şeye ihtiyacı olmaksızın (müstağni) kuluna vermesi Tanrı kul ilişkisindeki mistisizmin kaynağını teşkil eder.

Girizgahı bu kadar uzun tutmamın sebebi var: Eğer hasta-hekim ilişkisinde de yukarda bahsettiğim “karşılıklılık” ilkesi ne kadar çok ihmal edilirse arada yaşanan mistik bağın yoğunluğu o kadar kuvvetli olacaktır. Yani demem o ki sağlık politikaları mümkün olduğu kadar bu karşılıklılık durumunu paranteze almaya matuf olmalıdır. “Tam Gün Yasası” ile karşılıklılık ilkesinin önüne geçilmesinin hedeflenmesi, aslında hastayla hekim arasında sönme noktasında gelen mistik bağı yeniden tutuşturabilir.

Yoğun sancılar çeken ve bu yüzden geceleri uyuyamayan bir adam, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulmak için kendini can havli ile bir hekimin yanına attığında, daha tedavi başlamadan bazı yakınmaların düzeldiğini hissedilebilir. Hekimin hastaya karşı müşfik yaklaşımı ve hastayla ilgilenmesi neticesinde hastanın derdi daha tedavi tam manasıyla başlamadan büyük oranda düzelmeye başlar. Muayene nihayete erip hekimin kalemi eline alması ve reçeteyi yazması ile düzelme süreci en ivmeli hale gelir. Hasta büyük bir dikkatle hekimin yüzüne, kalem tutan eline bakar ve kalemin reçete kâğıdı üzerindeki hareketinden çıkan çiziktirme sesleri ile mest olur. Aslında bu noktada iş bitmiştir, yazılan ilaçlar tedavide sadece rötuş mahiyetindedir. Hastayı daha ilaç kullanmadan iyileştirmeye başlayan güç işte aradaki bu mistik ilişkiden kaynaklanır.

Fakat işler her zaman bu kadar iyi seyretmez. Zira taraflar arasında mistik bir rabıtanın söz konusu olduğu ilişkiler tabiatları gereği kötüye kullanma potansiyellerini de bünyelerinde taşır. Bu nedenle hasta-hekim ilişkisi de kötüye kullanılma riski taşımaktadır. Bu risk sadece hekimin hastayı kullanması şeklinde olmaz; çoğu zaman karşılıklıdır. Eğer hekim, hastanın içine düştüğü sıkıntılı durumdan faydalanma saikiyle hak ettiğinden fazlasını hastasından koparmaya kalkarsa aradaki mistik bağ kötüye kullanılmış olur. Bu saikle söylenmiş ve hekimler arasında dolaşan en ‘veciz’ söz “hasta yatağında becerilir” şeklindedir. İyi niyetli düşünüldüğünde bu sözden kastedilen muradın hasta için yapılması gereken tüm tetkik ve tedavi planının hasta klinikte yatarken tamamlanması olduğu söylenebilir. Lakin birçok hekim hastadan beklentilerin taburculuk sonrasına ertelenmesi durumunda karşılanmayacağının acı tecrübesiyle bu vecize arasında sıkı bir bağlantı olduğunu düşünür. Zira deyim yerindeyse kuş kafesten uçup gitmiştir. “Hikmet” fukarası doktorlar ki ben onlara hekim diyemiyorum, hastanın müşkül durumunu kolaylıkla ranta tahvil edebilmektedirler. Her gün medyada hekimi tarafından sömürülmüş, lüzumsuz ameliyat edilmiş, hor görülmüş, kakılmış hastaların afişe edilmesi hikmetsizlikle yakından ilişkilidir. Hikmetsiz doktor hastayı sadece yolunacak bir “müşteri” olarak görme eğilimindedir. Bu tür doktorlar her an hastanın kendilerini aldatıp gideceklerini düşünürler.

Hastanın içinde bulunduğu müşkül durumdan faydalanma saiki, hasta-hekim ilişkisindeki mistik boyut yerine somut kazanç beklentisinin ikame edilmesinden güç bulur. Hekimin şifa dağıtma arzusu geçim derdiyle gölgelendiğinde, zaten somut kazanca teşne olan insan ruhu sapıtma temayülü göstermektedir. Kapitalist politikalar hastayı müşteri konumuna, hekimi de bilgi ve becerisini satan tüccara tahvil etmekle aradaki mistik ilişkinin köküne kibrit suyu sıkmaktadır. Bu saatten sonra kapitalist politikaların iğdiş ettiği hasta-hekim ilişkisindeki mistik boyutun tek kurtarıcısı hekimi namerde muhtaç etmeyecek geçim garantisidir. Bu vesileyle “Tam Gün Yasası”nın işlerliğini sağlayacak yegâne şartın namerde muhtaç olmayacak geçim garantisi olduğunu hatırlatalım.

Hekimin mistik ilişkiyi kötüye kullanma ihtimali olduğu gibi hastanın da bu ilişkiyi suistimal etme riski vardır.  Bu suistimal, ilişkinin “ambivalan” özelliğinden kaynaklanır. Hasta hekimi gözünde aşırı yücelterek onu neredeyse bir tanrı konumuna getirmekle aslında suistimal süreci başlatmış olur. Hasta her vesile ile hekimin omnipotan arzusunu tahrik ederek bu yüceleştirme sürecini pekiştirir. Eğer hekim tedavi süreciyle hastasını sağlığına kavuşturmaya vesile olursa hasta hekimi zirveye yerleştirir. Herkese onu tavsiye eder; ne kadar büyük bir hekim olduğunu önüne gelene anlatır durur. Lakin işler ters giderse, tedavi amacına ulaşmazsa, yahut bir komplikasyon gelişirse işte o zaman hekimin yandığının resmidir. Zirveye yerleştirilen hekim birden yerlere indirilir ve herkese o hekimin ne kadar kötü biri olduğu anlatılır durulur.

Gerek hastanın, gerekse hekimin kurdukları ilişkinin tuzaklarına düşmemesinin bir yolu var. Bilinçli hasta, ilişkinin mistik yönünün kötüye kullanılma riskini hesaba katarak çoğu kez hekimin karşısına geldiğinde ona “sifte Allah, sonra sen” der. Bu söz ya da daha doğru deyimle bu “kelâm-ı kibar”, bünyesinde taşıdığı iki hususiyet nedeniyle hekimi meşru sınırlarda kalmaya zorlar. Bu hususiyetlerden ilki, hekimin kendini aşırı beğenmesini ve şifa denen sonucun kendisinden kaynaklanmadığını yani “şafi” olmadığını hatırlamasına yarar. Hasta “sifte Allah” derken lisan-ı hȃl ile hekime, “Senden büyük ve önce Şafi Allah var, sakın kendini onun yerine koyma, haddini bil, sen yapman gerekeni yap ve neticeyi O’na havale et.” demektedir. Hasta hekime “sonra sen” derken ise, “Evet her şeyin başı Allah ama ben Allah’ın benim için ne murat ettiğini yani iyileşmemin mi yoksa hasta kalmamın mı benim için daha hayırlı olacağını bilemem. O nedenle aciz bir kul olarak yapmam gerekeni yani tedavi arayışını gerçekleştiriyorum. Sen de benim bu girişimime katkı sağla.” demektedir. Hikmet sahibi hekim mesleğinin gereğini eksiksiz yapmanın ötesinde, haddini bilip işini bitirdikten sonra hastaya “Allah şifanı versin” der. Böylece hekim de lisan-ı hâliyle “Nasıl sen elinden geleni yapıp bana geldiysen ben de elimden geleni senin için yaptım ve neticeyi Allah’a havale ettim.” der.

İki yanı keskin bir bıçak olan hasta-hekim ilişkisi iyi yönde gelişirse hastanın hekime minnet duygusu ömür boyu sürer; aynı şekilde hasta hekimden zulüm görürse hastanın üzüntüsü öylesine fazla olur ki hasta her anında hekime hiçbir şey yapamazsa buğzedip durur. Hikmet sahibi bir hekime bilinçli bir hasta ne kadar çok yakışıyor...

* Eylül-Ekim-Kasım 2009 tarihli SD Dergi 12. sayıdan alıntılanmıştır.

15 OCAK 2010
Bu yazı 3316 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?