Dergi

  • Yazı Büyüklüğü A(-) A(+)
  • Paylaş
Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden mezun oldu. Tıp tarihi, deontoloji ve tıbbi etik ile kamu yönetimi alanlarında doktora yaptı. Başkent Üniversitesi Tıp Tarihi ve Tıbbi Etik Anabilim Dalının kuruculuğunu yapan Çobanoğlu Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalının kurucusu ve başkanı olarak halen görev yapmaktadır.

Yaşamın sonu konusundaki tartışmaların etik boyutu

Geçen yıllarda BBC’de okuduğum bir makalenin başlığı son derece ilginçti. “Hekimler, bizi Tithonus gibi yaşatmayın!” Makalenin içeriğinde, gelişen teknoloji ile birlikte insanların evlerinde doğal biçimde ve sevdikleri insanların arasında ölemedikleri anlatılıyordu. Yaşlanıp evde ölmenin imkânsızlaştığı, hastalanan insanların mutlaka hastaneye götürüldükleri ve orada yoğun bakımlarda, yeni teknolojiler eşliğinde uygulanan tedavi yöntemleri ve tıbbi uğraşlar sonucunda, insanların iyileşmesinin sağlanamadığı ama ölüm sürecinin çok uzatıldığını, bu arada hastalara gereksiz ıstırap, acı ve ağrı çektirildiğini anlatan yazar, hekimleri suçluyor ve bunu yapmamaları gerektiğini vurguluyordu. Böyle devam eden yazının sonunda yazar, “vasiyetimdir; yaşlandığımda hastalanırsam beni asla yoğun bakıma götürmeyin” diyerek makalesini bitiriyordu. Hekimleri suçlayan ve başlığıyla ilgimi çeken yazıyı bir solukta okudum. Toplumu yaşamın son dönemlerine ilişkin kendi kararlarını almak yönünde, tartışmaya davet ediyordu. Bu ilginç ve bazı açılardan haklı görülebilecek yazı oldukça sarsıcıydı. Bu konudaki kararlar, farklı durumlarda değişmekle birlikte, sadece hekimleri değil, toplumu oluşturan tüm bireyleri ilgilendiren yönler içermektedir.

Öncelikle Tithonus kimdir? Eski Ege mitolojisinde Tithonus ile ilgili öyküyü bulup, heyecan ve ilgiyle okudum. Tanrıça Eos, diğer adıyla Aurora şafak tanrıçasıydı. Halk arasında “gül elli tanrıça” olarak ta bilinen şafak tanrıçası oldukça güzeldi. Her gün şafakla birlikte yeryüzüne inerdi. Bir gün, bizim günümüzde Çanakkale olarak bildiğimiz yerde, o zamanlar Troya İmparatorluğu olan topraklarda, şafak ile birlikte bir tepenin üzerine indiğinde, çok yakışıklı genç bir delikanlı ile karşılaştı. Troya İmparatorunun küçük oğlu genç Tithonus! Tithonus o kadar yakışıklıydı ki, “yeryüzünde gün ışığının değdiği en yakışıklı delikanlı” olarak tanımlanır. Tanrıça Aurora yani gül elli güzel tanrıça Eos, ilk görüşte bu yakışıklı ve yiğit delikanlıya aşık olur. Troya Sarayı’nın genç prensi Tithonus da bu güzel tanrıçaya aşık olur. İki sevgili çok mutludur. Günlerinin çoğunu birlikte geçirirler. Dillere destan bir mutluluk yaşarlar. Fakat önemli bir sorun vardır. Tanrıça ölümsüzdür. Oysa Tithonus bir ölümlüdür. Eos için Tithonus’un ömrü, bir insan için kelebeğin ömrü ne kadarsa o kadardır. Bu durumu değiştirebilecek tek kişi, tanrılar tanrısı, baştanrı Zeus’tur. Tanrıça Eos, Zeus’a giderek Tithonus’u ölümsüz yapmasını ister. Zeus, ciddi bir sesle sorar “Neden, Tithonus’u neden ölümsüz yapmalıyım?” Eos, “Çünkü ben Tithonus’u seviyorum, O’na çok aşığım” der. Zeus kahkahalar atarak güler. “Eğer ben her aşık olduğumu ölümsüz yapsaydım... Git işine Aurora!” der.

Ancak kadınlar asla vazgeçmezler. Tanrıça Aurora da vazgeçmez ve Zeus’un çok memnun olacağı etkinlikler düzenler, çok hoşuna gidecek hediyeler sunar ve tam eşref saatini yakalar. Zeus çok keyiflenir ve “Dile benden ne dilersen Aurora?” dediğinde, Aurora “Tithonus’a ölümsüzlük!” der ve Zeus Tithonus’u ölümsüz yapar. Fakat, Aurora eksik dilek dilemiştir. Sonsuz gençlikle birlikte ölümsüzlük dilemediği için Tithonus yaşlanmaya başlar ama ölümsüzdür. Böylece, yıllar geçtikçe giderek yaşlanan Tithonus, yaşlanır, yaşlanır, yaşlanır... Genç ve güzel tanrıça Eos önceleri yüzlerce yıl sevdiği adama bakar ama dışarıda hayat akıp gitmektedir. Bir süre sonra dışarıdaki yaşamın çekiciliği karşısında Eos, Tithonus’u bakıcılara bırakarak gider. Tithonus, ağrı ve acılar içinde inleyen çok yaşlı, hiçbir ihtiyacını kendisi karşılayamayan, sürekli bakıma muhtaç, kendi kendine sağdan sola dönemeyen, beslenemeyen ama asla ölmeyen, ölemeyen mitolojik bir figürdür. İşte BBC yazarı, “Hekimler, bizi Tithonus gibi yaşatmayın!” derken bu duruma atıfta bulunuyordu. In Winter şiirinde, Edwin Morgan Tithonus üzerinden, mevsimlerin geçişi analojisi ile ölümün gerekliliğini vurgular.

Geçmişte, yaşlılığa bağlı çoklu organ yetmezliği gibi nedenlerle insanlar evlerinde ölürlerdi. Şimdi yoğun bakımlarda yer alan ileri teknoloji nedeniyle, iyileşme umudu olmayan terminal dönemde hastalar aylarca bazen yıllarca bu teknolojik desteğe bağlı olarak yaşatılmaktadır. Tam bu noktada yaşam kalitesi kavramı ortaya çıkmaktadır. Yaşatmak değeri ile donanmış hekimler, ölümün bir hak haline geldiği durumlarla karşılaştığında, hasta iyileştirilemeyen hastalığı nedeniyle ölmeyi talep ettiğinde ne yapmalıdır? Bu ve benzeri sorunlar sadece hekimlerin değil, insanlığın tartıştığı önemli etik problemler içermektedir. Günümüzde öncelikle Hollanda, Belçika gibi ülkeler başta olmak üzere, sınırları belirlenmiş koşullarda ölme hakkı olarak tanımlanan ötanaziye izin vermektedir. Ülkemizde ötanaziye izin verilmediği gibi, aktif ötanazi kesinlikle yasaktır. Uygulayan, teamülden adam öldürmekle eşdeğer olarak cezalandırılır. Almanya gibi bazı ülkeler ise ötanaziyi yasaklarken tasarlayarak adam öldürmekle eşdeğer saymazlar. Ötanazi ve yoğun bakımlarda terminal dönemde hastaların yanı sıra, uzun süreli bitkisel yaşamda olanların son derece özel ya da biricik olabilen durumunu hukuk kurallarıyla belirlemek son derece zordur. Bu nedenle terminal dönemde olup, yoğun bakımlarda teknolojik desteğe bağlı yaşatılan hastaların durumları hakkında oldukça yoğun etik tartışmalar yapılmaktadır.

Yaşamın son döneminde yoğun bakım hastalarının tedavisinde etik yaklaşım son derece önemlidir. Hasta, hasta yakınları ve sağlık profesyonelleri açısından, oldukça hassas ve kritik bir dönem olan terminal hastalarda, etik ikilemlerin yoğunlaştığını görüyoruz. Bu ikilemlerin başında çoğu zaman hastanın bilincinin kapanması nedeniyle, yeterliliğinin olmaması ve ikilemli durumlarda aydınlatılmış onamının alınamaması gelmektedir. Oysa yeterliliği olan her hastaya, hastalığının ne olduğunu ve kendisine ne yapılacağını anlatarak onamını almak etik ve yasal bir yükümlülüktür. Hastanın onamını alamadığımız durumlarda dolaylı onam almaya çalışırız. Yine yoğun bakımlarda beyin ölümü tanısının konulması süreci, beyin ölümü tanısı konulan bireylere uygulanacak prosedürlerde profesyonel etik davranış ile bu süreçte hasta yakınları ile iletişimde etik ikilemler… gibi oldukça yoğun dilemmalar içeren durumlar ve bu durumlarda yaşanan farklı etik sorun kümeleriyle karşımıza çıkmaktadır.

Yoğun bakımların normal kliniklerden farklı özgün yönleri, teknolojik zorunluluk, yararsız tedavi, beyin ölümü, yaşam desteğinin çekilmesi, enfeksiyon yoğun bakım hastalıklarının özel yönleri, mahremiyet hakkı gibi etik yönden sağlık profesyonellerini yakından ilgilendiren ikilemli durumlara ilişkin kavramlar dünyanın birçok ülkesinde üzerinde ciddi tartışmalar yapılarak hukuki ve etik açıdan tartışılmaktadır. Yoğun bakım ünitelerine hastaların kabul ve taburculuk kriterlerinin belirlenmesi, bakım gereksinimleri ile yoğun bakım kaynakları arasında bir dengenin kurulmasını sağlar.

Terminal dönemdeki hastalara palyatif bakım sağlanması son derece önemlidir ve kanımca temel bir insan hakkıdır. Palyatif bakım, ciddi sağlık sorunu olan kişileri, sağlık açısından daha konforlu hale getirmek, hastalığı nedeniyle yaşayabilecekleri sorunları (ağrı, bası yarası gibi) önlemek ve bu şekilde hastanın yaşam kalitesini mümkün olan en üst düzeyde tutmaya yönelik yapılan multidisipliner bakımdır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Palyatif bakım; “Ağrı ve diğer fiziksel ve psikolojik problemleri erken tanıyıp, değerlendirip, tedavi ederek, yaşamı tehdit eden hastalıklarla ilişkili problemleri önlemek ve rahatlatmak yoluyla, hastaların ve ailelerinin yaşam kalitesini düzeltme yaklaşımı”dır. Palyatif bakım üniteleri ile yoğun bakım ünitelerinin ayrımı yapılmalı, yoğun bakım üniteleri palyatif bakım ünitelerine dönüştürülmemelidir. Bununla birlikte, yoğun bakım hastalarının palyatif bakımları da son derece önemlidir.

Yoğun bakımlarda en güç kararlardan biri teknolojik ya da farmakolojik girişimlerle yaşamın desteklenmesinin hasta bireyin bulgularının azaltılması ya da iyileştirilmesine katkıda bulunmadığına karar vermektir. Tedavinin uzun süre hasta bireye hiçbir yarar sağlamadığı durumlarda sonlandırılması, hastaya zarar vermekten kaçınma, saygınlığına ve yaşam kalitesine zarar vermeme ilkeleri doğrultusunda etik yönden doğru kabul edilir. Yaşamın son dönemlerinde, yaşamı destekleyici tedaviye başlanmaması/sonlandırılması kararlarının çok boyutlu sosyal, ekonomik ve etik sonuçları vardır. Bu tür kararlar bizleri özerkliğe saygı, yaşama saygı gibi değerlerimizi, mesleki sorumluluklarımızı, sağlık bakımının hedefleri ve öncelikleriyle ilgili inançlarımızı gözden geçirmemize, değerlendirmemize zorlamaktadır.

SD (Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü) Dergisi, Mart, Nisan, Mayıs 2020 tarihli 54. sayıda sayfa 56-57’de yayımlanmıştır.

7 NİSAN 2020
Bu yazı 687 kez okundu

Etiketler



Sayı içeriğine ait yorum bulunamamıştır. Yorum yazabilmek için üye girişi yapınız

  • SON SAYI
  • KARİKATÜR
  • SÖYLEŞİ
  • Şehir hastaneleri hakkında düşünceniz nedir?